Once (2006)
#1051
Yönetmen: John Carney
Oyuncular: Glen Hansard, Markéta Irglová
Dün gece uykudan gözlerim kapanmakta iken izlemeye başladığım bu filmi bitirmeden uyuyamadım resmen. Müzik terapisi oldu bana ve huzurla uyudum sonrasında.
Film bir sokak sanatçısı ve babasının yanında süpürge tamirciliği yapan ana karakterimizle açılıyor. Gündüzleri para toplamak için herkesin bildiği şarkıları çalarken, geceleri kimse dinlemezken kendi parçalarını çalıyor. Bu parçalardan birini duyan kızımız ise çok güzel olduklarını, dinlemek istediğini söylüyor. Hikayemiz bu şekilde başlıyor...
Birbirlerini, müziklerini tanıyan bu ikili, aynı zamanda kendi iç dünyalarına da bakmaya başlıyorlar bu güzel müzik macerasında. Kendilerinde kaçtıkları şeylerle yüzleşiyor, dönüp kendilerine bakıyorlar, kaybettiklerine, kaybetmek istemediklerine, yapmak istediklerine, eski aşklarına. Birbirlerine güç veriyorlar, yanlışlıklarını paylaşırken bundan güç alıp, yollarına devam edebiliyorlar.
Film o kadar doğal ki, sanki gerçek hayatta bir el kamerasıyla çekmişsiniz hissi veriyor. Bana biraz da çok sevdiğim No One Knows About Persian Cats'i anımsattı o açıdan, sempatimi kazandı. Bir o kadar da doğal oyunculukları ile iki muhteşem müzisyen Glen Hansard ve Markéta Irglová'nın karakterleri hikayenin gerçek olmayışına şaşırtacak kadar güzel. Bir daha oyunculuk yapmayı düşünmediklerini ve müziğe yoğunlaşacaklarını söylemişler, bu üzücü ama onları dinleyebilecek olmak güzel :) Markéta Irglová'nın bir solo albümü de var Anar adında, müzik zevkine güvendiğim dostlardan olan Ömürden'in inceleme yazısı için buraya.
Film bittikten sonra Once soundtrack albümüne baştan sona takılmamanız olası değil, filmin Falling Slowly şarkısı 2008 En İyi Orjinal Şarkı ödülünü kapmıştı Akademi Ödülleri'nde ama benim favorim "When Your Minds Made Up" oldu :) İzleyin, izletin, çok seveceksiniz.
Helin'in Puanı: 7.8
IMDb Puanı: 7.9
Dinleyelim dinleyelim defalarca;
Koşturmaca içerisinde yaşarken, yaşamak için verilen molalarda aklımdan geçenler... Günlük tatiller benim için.
2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Aralık 01, 2012
Cumartesi, Ağustos 04, 2012
Film Günlüğü: Apocalypto
Apocalypto (2006)
#1048
Yönetmen: Mel Gibson
Oyuncular: Rudy Youngblood, Gerardo Taracena
Gelelim Apocalypto'ya... Maya uygarlığının son zamanları ile ilgili olması nedeniyle ilgimi çeken film, beklediğimden çok farklı çıktı. Daha ziyade uygarlığın sonlanması ile ilgili genel ve politik bir hikaye beklerken, bir adamın kendisinin ve ailesinin hayatını korumak için verdiği mücadeleyi ve onun uygarlıkla ilişkisini izledik. Şikayetçi miyiz, tabii ki hayır, uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadan izledik.
Film kendi halinde bir orman köyünde başlıyor, orada toplumun yaşamından ufak kesitler. Ancak sonrası pek eski hayatlarındaki gibi keyifli olmuyor. Film ilk dakikalarından itibaren yavaş yavaş tedirgin ediyor ve sonrasında olanlar oluyor. Zulüm, barbarlık o kadar anlamsızca gerçekleşiyor ki, dehşet içerisinde izlemekten başka çare kalmıyor birbirine derin bağlarla bağlı insanları.
Maya uygarlığının hastalıklar nedeniyle çok zor zamanlar yaşamakta olmasını tanrıları kızdırmış olmalarına bağlamaları ve onlar için insan kurban etmeye başlıyorlar. Ancak bunu gönüllülerden değil, zorla evlerinden, köylerinden kopardıkları insanlardan gerçekleştiriyorlar. Bu sistemin, yani senin için önemli olmayan ve senin inandıklarına inanmayan insanları para karşılığı yakalatıp kurban etmenin ne kadar manasız olduğunu söylemeye gerek yok, ki burada o zamanın inançlarına göre insan kurban edilmesi vardıysa da, bunu zorla getirilen köylülerden/kölelerden yapmanın manasını çözebilmiş değilim, pek bir şeyden vazgeçilmiş olunmuyor aslında. Bu çelişkiyi de iyi yansıtıyor film. İnsan kurban etme olayını sorgulama kısmına girmiyorum hiç tabii.
Filmin temposu gerçekten güzeldi, nefessizce izlenebiliyordu. Genel olarak isyankar bir duruşu olan Jaguar Paw'ın kaçışını çok daha farklı beklemiş olsam da kurban edilmekten, o sahnedeki inanç ikilemi ve bilinmeyene karşı olan batıl inançlar, olay sonrasındaki sahneler oldukça güzeldi. Akıl almaz bir irade izliyoruz tabii ki, gerçekçi görünmese de yarattığı dünya ve yansıtılması gayet iyi.
Mel Gibson'un yönetmenliğini, aksiyon sahnelerini başarılı buldum. Kötülerin içindeki canavarı da o kadar iyi yansıtmış ki, film boyunca bir nefret hali oluşturabiliyor. Burada oyuncuların da etkisi büyük. Başrol oyuncusunun yanı sıra Middle Eye karakterindeki Gerardo Taracena'yı çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Beklediğimden daha aksiyon filmi tadında geçmiş olsa da, keyifliydi. Buyrun fragman için aşağıdan;
IMDb Puanı: 7.8
Helin'in Puanı: 7.1
#1048
Yönetmen: Mel Gibson
Oyuncular: Rudy Youngblood, Gerardo Taracena
Gelelim Apocalypto'ya... Maya uygarlığının son zamanları ile ilgili olması nedeniyle ilgimi çeken film, beklediğimden çok farklı çıktı. Daha ziyade uygarlığın sonlanması ile ilgili genel ve politik bir hikaye beklerken, bir adamın kendisinin ve ailesinin hayatını korumak için verdiği mücadeleyi ve onun uygarlıkla ilişkisini izledik. Şikayetçi miyiz, tabii ki hayır, uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadan izledik.
Film kendi halinde bir orman köyünde başlıyor, orada toplumun yaşamından ufak kesitler. Ancak sonrası pek eski hayatlarındaki gibi keyifli olmuyor. Film ilk dakikalarından itibaren yavaş yavaş tedirgin ediyor ve sonrasında olanlar oluyor. Zulüm, barbarlık o kadar anlamsızca gerçekleşiyor ki, dehşet içerisinde izlemekten başka çare kalmıyor birbirine derin bağlarla bağlı insanları.
Maya uygarlığının hastalıklar nedeniyle çok zor zamanlar yaşamakta olmasını tanrıları kızdırmış olmalarına bağlamaları ve onlar için insan kurban etmeye başlıyorlar. Ancak bunu gönüllülerden değil, zorla evlerinden, köylerinden kopardıkları insanlardan gerçekleştiriyorlar. Bu sistemin, yani senin için önemli olmayan ve senin inandıklarına inanmayan insanları para karşılığı yakalatıp kurban etmenin ne kadar manasız olduğunu söylemeye gerek yok, ki burada o zamanın inançlarına göre insan kurban edilmesi vardıysa da, bunu zorla getirilen köylülerden/kölelerden yapmanın manasını çözebilmiş değilim, pek bir şeyden vazgeçilmiş olunmuyor aslında. Bu çelişkiyi de iyi yansıtıyor film. İnsan kurban etme olayını sorgulama kısmına girmiyorum hiç tabii.
Filmin temposu gerçekten güzeldi, nefessizce izlenebiliyordu. Genel olarak isyankar bir duruşu olan Jaguar Paw'ın kaçışını çok daha farklı beklemiş olsam da kurban edilmekten, o sahnedeki inanç ikilemi ve bilinmeyene karşı olan batıl inançlar, olay sonrasındaki sahneler oldukça güzeldi. Akıl almaz bir irade izliyoruz tabii ki, gerçekçi görünmese de yarattığı dünya ve yansıtılması gayet iyi.
Mel Gibson'un yönetmenliğini, aksiyon sahnelerini başarılı buldum. Kötülerin içindeki canavarı da o kadar iyi yansıtmış ki, film boyunca bir nefret hali oluşturabiliyor. Burada oyuncuların da etkisi büyük. Başrol oyuncusunun yanı sıra Middle Eye karakterindeki Gerardo Taracena'yı çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Beklediğimden daha aksiyon filmi tadında geçmiş olsa da, keyifliydi. Buyrun fragman için aşağıdan;
IMDb Puanı: 7.8
Helin'in Puanı: 7.1
Çarşamba, Haziran 23, 2010
Film Günlüğü: The Departed
22 Haziran
The Departed (2006)
#1049
Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Jack Nicholson, Leonardo Di Caprio, Matt Damon
Bu film de her zamanki üşengeçliğimin kurbanı listede bekliyordu sırasını. Aksiyon alma vakti gelince, ilk ona verdim bu şansı.
Leonardo Di Caprio'nun toyluk dönemini nasıl atlatıp gerçek bir oyuncu olduğunu Blood Diamond filminde görmüş, hayran kalmıştım. Martin Scorsese gibi usta bir yönetmenin onda bu kadar ısrarcı olmasından da anlamak gerekli. Jack Nicholson, tüm hayranlığıma rağmen Frank Costello rolüyle beni bir kez daha şaşırtmayı başarıyor, iyi oyunculuğuna. Bir defa daha tam bir deli olduğunu düşünüp, tekrar bayılıyorum bu adama. Matt Damon'a karşı ise garip bir sevememe durumu yaşıyorum. Çok iyi bir oyuncu, rolleri üzerine inanılmaz yakıştırıyor, o tedirgin haller, bazı durumlarda kendisini düşünerek başkalarını sattığı anları karaktere yedirişi. Anthony Minghella'nın The Talented Mr.Ripley'inden beri çok güzel kotardığını gördüm hep bu rolleri. Ama nedense, bir şeyler eksik, bulamıyorum. Hep filmin renksiz görünen ama aslında her şey başının altından çıkan silik karakterlerine ısınamıyorum. Belki de tüm amaçladığı da budur aslında.
Film uzun, sıkıcı bir uzunluk değil ama filmi izlerken o kadar çok olay olmuş, zaman geçmişti ki, daha filmin yarısında olduğumu gördüm. Sonunda biri diğerini yenecek gözüyle bakarak izlediğim için, haksızlık etmiştim filme. Şaşkın, dumur olmuş ama filmden inanılmaz keyif almış bir şekilde kalakaldım ekran karşısında. Hak verdim aldığı ödüllere. Mark Wahlberg'in karakteri tüm resmi tamamlıyor, kitabı kapatıyor sanırım.
Martin Scorsese bu film ile Best Achivement in Directing Oscar'ını almıştı, helal olsun.
Bir wouw! filmi olamadı benim için ama, sevdim, oyunculuklar, yönetmenlik başarısı ile gerçekten yer etti bende.
IMDB Puanı: 8.5 (Top 250: #51)
Helin Puanı: 9
The Departed (2006)
#1049
Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Jack Nicholson, Leonardo Di Caprio, Matt Damon
Bu film de her zamanki üşengeçliğimin kurbanı listede bekliyordu sırasını. Aksiyon alma vakti gelince, ilk ona verdim bu şansı.
Leonardo Di Caprio'nun toyluk dönemini nasıl atlatıp gerçek bir oyuncu olduğunu Blood Diamond filminde görmüş, hayran kalmıştım. Martin Scorsese gibi usta bir yönetmenin onda bu kadar ısrarcı olmasından da anlamak gerekli. Jack Nicholson, tüm hayranlığıma rağmen Frank Costello rolüyle beni bir kez daha şaşırtmayı başarıyor, iyi oyunculuğuna. Bir defa daha tam bir deli olduğunu düşünüp, tekrar bayılıyorum bu adama. Matt Damon'a karşı ise garip bir sevememe durumu yaşıyorum. Çok iyi bir oyuncu, rolleri üzerine inanılmaz yakıştırıyor, o tedirgin haller, bazı durumlarda kendisini düşünerek başkalarını sattığı anları karaktere yedirişi. Anthony Minghella'nın The Talented Mr.Ripley'inden beri çok güzel kotardığını gördüm hep bu rolleri. Ama nedense, bir şeyler eksik, bulamıyorum. Hep filmin renksiz görünen ama aslında her şey başının altından çıkan silik karakterlerine ısınamıyorum. Belki de tüm amaçladığı da budur aslında.
Film uzun, sıkıcı bir uzunluk değil ama filmi izlerken o kadar çok olay olmuş, zaman geçmişti ki, daha filmin yarısında olduğumu gördüm. Sonunda biri diğerini yenecek gözüyle bakarak izlediğim için, haksızlık etmiştim filme. Şaşkın, dumur olmuş ama filmden inanılmaz keyif almış bir şekilde kalakaldım ekran karşısında. Hak verdim aldığı ödüllere. Mark Wahlberg'in karakteri tüm resmi tamamlıyor, kitabı kapatıyor sanırım.
Martin Scorsese bu film ile Best Achivement in Directing Oscar'ını almıştı, helal olsun.
Bir wouw! filmi olamadı benim için ama, sevdim, oyunculuklar, yönetmenlik başarısı ile gerçekten yer etti bende.
IMDB Puanı: 8.5 (Top 250: #51)
Helin Puanı: 9
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


