Daha önce Bridesmaids filmi ile komedi yeteneğini dizilerden sinemaya yönelten yönetmenimiz Paul Feig, yine kadın karakterlerin başını çektiği bir komedi ile karşımızda, hem de yılın en iyi komedilerinden biri ile.
Biri aşırı ciddi FBI ajanı, biri aşırı rahat polis olan iki karakterin aynı işte çalışması ile ilgili klişe bir konusu olmasına rağmen gerçekten çok iyi bir film olmuş.
Sandra Bullock'un komedilerde en iyi başardığı rolü oynaması sayesinde en ufak gariplik hissetmiyoruz, rolüne tam oturmuş. Gilmore Girls'ün Sookie'si olduğu zamanlardan beri gördüğüm anda gülümsememe neden olan dünya tatlısı Melissa McCarthy'nin dizi sonrasında kariyerinin giderek tırmanması beni çok mutlu ediyor. Her zaman iyi bir komedi performansı sergileyen McCarthy, bu filmde alıp başını gitmiş. İkilinin enerjisi çok tutmuş, bu da film boyunca hissediliyor. Aynı düşünceyi çok insan paylaşmış olmalı ki, filmin ikincisinin çekileceği duyuruldu bile!
Başarılı dialoglar, abartıya kaçmayan ama hep güldüren fiziksel komedilerle dolu bir film olmuş. Uzun zamandır bir komedi filminde bu kadar eğlenmemiştim.
Klasik bir konuya sahip filmde hem doğru oyuncu seçimi, oyuncular arasındaki iyi iletişim, iyi dialoglar ile yetenekli bir yönetmen bir araya gelince, tadından yenmez bir komedi filmi olmuş. Ben açıkçası çok beğenilen Bridesmaids'den çok daha başarılı buldum. Kadrosu korkutmasın, kesinlikle kız filmi hissiyatı yok, özellikle de Bridesmaids'deki gibi. Sinemada gidip, bol bol gülmenizi tavsiye ederim :) Buyrunuz fragman aşağıda!
IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.7 (İyi komedi filmi bulmanın zorluklarını bilmek)
The Great Gatsby (2013) Yönetmen: Baz Luhrmann Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :) Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış. Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar. Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.
Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor. Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı.
Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri. Romeo vs. Gatsby
Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.
Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş. Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum. Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil. Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim. Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler! IMDb Puanı: 7.5 Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)
Biletler ilk satışa çıktığında yer bulamadığım Before Midnight'ı izlemeye o kadar niyetliydim ki, sonradan açılan gece 12.00 seansına gittim. İyi ki de gitmişim.
İlk filmleri seven, sıkıcı bulanları anlamayanlardanım. Before Sunrise, Hollywood dışında izlediğim ilk yabancı filmlerden biri ve bağımsız sinemayı bana sevdiren film bile olabilir. Romantik filmlere olan sevgim de bariz ama bunlar biraz daha ötesi, filmlerin uzun diyaloglarını muhteşem buluyorum. Before Sunrise'da konuşmaya başlayan iki insanın samimi ve sevimli aşık olma hikayesinde abartı hiç bir şey olmamakla birlikte, bir o kadar da akılda kalıcı ve etkileyici sahneyle doluydu. Bence bu filmlerin bunca övgü almasının en önemli nedeni. 2. filmde aslında güzel bir çift olan ama tekrar rastlaşamamış Celine ve Jesse'in 9 yıl sonra karşılaşmasını görmüş ve bu defa sonsuza dek kavuştuklarını hissetmiştik ki nitekim bu filmde öyle olduğunu görüyoruz. O uçağın kaçması için az dilek tutmadık.
Before Midnight yine 9 yıl sonrasına bakıyor bir önceki filmin. Filmde de 9 yıl geçmiş ve bu süreyi birlikte geçirmiş hatta ikizleri olmuş çiftimizin. 2. filmde evli olan Jesse'in boşandığını ve Celine'in yanına Paris'e taşındığını, oğlunu ise eski karısı ile Şikago'da bıraktığını öğreniyoruz. Bu defaki film, karakterlerin yaşı ile de birlikte, ilk filmlerdeki gibi "muhteşem aşk"ı değil, "yaşanan aşk"ı anlatıyor. Jesse çok güzel özetliyor son sahnede: Kusursuz değil ama gerçek. İkilinin birbirine hala aşık olduğu ve aslında ne kadar iyi anlaştığı ortada ama uzun süredir birlikte olan çiftin kendi kendilerine yarattıkları bir kavga, biriken şeylerin su yüzüne çıkmasına, onların da bunları daha da kurcalamasına neden oluyor. Sanki "Before ..." serisinin içerisine Who's Afraid of Virginia Woolf kaçmış gibi biraz. Ama biraz.
Filmin harika olmasının nedeni her zamanki gibi müthiş diyaloglar. Yine uzun uzun yürüyor ve konuşuyorlar. Filmde o kadar iyi gözlemler gördüm ki, özellikle de uzun ilişki içerisindeki kadını oynayan Celine'de, uzun süre etkisinden kurtulamam muhtemelen. Aslında ilişki dinamiklerinin kültür farkına rağmen bu kadar benzer olduğunu gördüğünde, insan şaşırmadan da edemiyor. Filmi bu kadar beğenmemin belki bir yanı da Celine ile fazlaca özdeşleşmiş hissetmem, duygu karmaşasında boğulmasını ve bu yüzden verdiği tepkileri anlamam :) Herkesin bir şeyler bulabileceği bir ilişki filmi.
Filmin senaryosunda her iki tarafın da (Julie Delpy ve Ethan Hawke) katkısı o kadar bariz ki, belki de keyifli olan da bu birlikteliği hissetmemiz. Yani ilişkiyi her açıdan görebiliyoruz, Celine çoğu zaman domine etmeye çalışsa ve Julie Delpy müthiş oyunculuğuyla rol çalsa da. Ama nasıl olsa o Jesse'in de deyişiyle "tamamen çatlak ama öyle güzel". Ethan Hawke de karakterini üzerine o kadar güzel oturtmuş ki, bu kadar doğal olduğu için, esas krediyi Celine ile tam bir gösteri sergileyen Delpy alıyor. Bu arada orta yaşlı anneyi oynamasına rağmen tüm doğallığıyla hala çok güzel Julie Delpy, hayran oldum.
İlk iki filmden daha derin ve bence daha da güzel bir film Before Midnight, beklenti yükseltmek istemem ama, benim en beğendiğim film haline geldi seriden. Sevdiğimiz çiftin yeni bir gününü görür müyüz bilinmez, bu haliyle bile kalsa, tadından yenmez bir seri oldu bence. Bağımsız sinemaya yakışır, alışılmış aşk hikayelerinin dışında, içten, orijinal, yaratıcı ve muhteşem bir seri.
Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum, bu da biraz devam filmi olmasından kaynaklanıyor, ama bunu tanıdık karakterleri doğru senaryo ile avantaja çeviriyor. İlk iki filmi izlemediyseniz bile, bunu bahane edip hepsini izlemenizi öneririm, ben en kısa sürede ilk iki filmi tekrar izleyeceğim. Seriyi sevenlerden iseniz, üzülmeyeceksiniz, seriye yakışır bir film olmuş. Tekrar tekrar izlenecek kadar güzel. Ben öyle yapacağım.
IMDb Puanı: 8.1
Helin'in Puanı: 8.9 (Bayıldım da diyebiliriz)
Promised Land (2012) Yönetmen: Gus Van Sant Oyuncular: Matt Damon, Frances McDormand, John Krasinski 32. İstanbul Film Festivali'ndeki 2. filmim Gus Van Sant'ın Promised Land'iydi. Büyük bir doğalgaz firmasının parlak satış görevlisi, firmasının arazilerinden kaya gazı çıkarmak istediği küçük bir kasabaya geldiğinde hayatını değiştiren olaylarla karşılaşır. Konusundan da belli olduğu gibi, büyük şirketler ile küçük kasaba insanlarının savaşı üzerine bir film. Senaryonun başrol oyuncuları Matt Damon ve John Krasinski tarafından yazıldığını atlamamak gerek. Parlak satışçımız Steve Butler (Matt Damon) ve ortağı Sue (Frances McDormand) kasabaya geldiklerinde işleri beklediklerinden de kolay gidiyor, çünkü herkes gerçekten çocuklarının geleceği için paraya ihtiyaç duymakta ve kasabada işler pek yolunda değil. Ancak - dünya tatlısı 88 yaşındaki - Hal Holbrook'un karakteri Frank Yates ortalığı doğru soruları sorarak biraz karıştırıyor, işin risklerinden bahsediyor, hem de kasabayı bir oylamaya sürükleyerek işleri zorlaştırıyor. Bu esnada bunu duyan bir çevreci kente gelerek, Steve'in işini daha da zorlaştırıp kötü adam durumuna sokuyor. Matt Damon oldukça gerçekçi bir portre çiziyor, yaptığı işe inandığı için iyi olan bir karakter Steve. Oturmayan şey, Steve bir idealist ve ilk sahnelerde görünene göre bunda çok iyi ama nedense bir zorlukla karşılaştığında yaptığı savunduklarının arkasında durmak yerine ben kötü adam değilim diyip durmak ve soru sorulduğunda cevap verememek. Kendine hiç güvenmiyor ve biraz batıyor göze. Bu kadar ne yaptığını bilmeyen bir idealist olur mu sorusunu sormadan edemiyor insan. Bu yüzden karakterin gelişiminin daha iyi olabileceği hissi yaratıyor. Frances McDormand rolünde gayet muhteşem ama az görünüyor, John Krasinski de öyle. En azından daha ne yaptıklarını biliyor gibiler. ---- Bu kısım sürpriz bozan içeriyor, dikkat ---- Özellikle filmin sonunun pek inandırıcı olmadığı söylemem gerekli. Limonata sahnesi aslında oradaki insanları çok güzel anlatan sade ve net bir sahne kesinlikle ama yine de iyi kalpli saf Steve, kötü kalpli şirket olayının bu kadar abartılı gösterilmeye çalışılması, yapılmak isteneni ucuzlatmış. Bu da filmi çok iyi bir eleştiri yapabilecekken, biraz havada bırakmış. Yaşasın iyilik kazandı, bak bir adamın değişmesi neler yaptı! bu gerçekçi konuya fazla Hollywood olmuş, çok daha iyi bir drama olabilirdi. Bi de o kızla olan kıvılcımı da ben mi göremedim sadece? Sözün özü, filmin son 10 hollywood dakikası, tüm güzelliğini mahvediyor. ---- Tehlike geçti, okumaya devam ---- Konusu güzel ve güncel, izlemesi keyifli. Sonunda ne olacağını merak ettiriyor, sıkılmadan izlenebilir bir film. İzlemek şart mı, pek değil. IMDb Puanı: 6.4 Helin'in Puanı: 6.3
Baz Lurhmann dünyanın en iyi yönetmeni olmayabilir, gelin görün ki ben kendisini çok seviyorum. Kullandığı görselliği, izlediğiniz şeyi bambaşka bir dünyaya çevirmesini, hikayeyi anlatışını. Evet biliyorum Avustralya biraz uzun ve yer yer sıkıcıydı gelin görün ki ben onu da sevdim vesselam. Onu biraz memlekete övgü gibi gördüm daha ziyade ki, o müthiş Avustralya manzaralarının sizi etkilemediğini söyleyemezsiniz, o kadarı ayıp olur. Konumuza dönelim; bugün çok uzun zamandır beklediğim sevgili The Great Gatsby'nin ana trailer'ı çıktı. Ve evet, The Great Gatsby zaten hali hazırda çok güzel bir hikaye ve bu bir tekrar yapım. Moulin Rouge da öyleydi ve yani yine de beklentim büyük. Lafın kısası: Baz Lurhmann, Leonardo Di Caprio, 20'ler manzarası, ve muhteşem Florence + The Machine. Daha fazlasını isteyemezdim. HD izleyiniz.
The Place Beyond The Pines (2012) Yönetmen: Derek Cianfrance Oyuncular: Ryan Gosling, Bradley Cooper, Eva Mendes, Dane DeHaan, Emory Cohen ------------ Sürpriz bozan yok vallahi ama kopya verdiysem sorumluluk kabul etmiyorum ------------ Merakla beklemekte olduğum filmlerden biri olan The Place Beyond The Pines, ya da filmi izlememe rağmen çok mana veremediğim Türkçe ismiyle Babadan Oğula, yönetmenin bir önceki filmi olan Blue Valentine'ı izleyenlerin bekleyeceği gibi gerçekçi ve acı bir film. Acıdan kastım duygu sömürüsü ya da arabesk hikayelerden ziyade, genel atmosferi ve senaryosu ile hayatın pek tatlı olmadığını sürekli yüzümüze çarpmasından. Film 3 karakterin çevresinde dönen 3 birbirinden farklı kesit gibi. İlk bölümde ana karakterimiz Luke (Ryan Gosling) bir tek gecelik ilişki sonrasında oğlu olduğunu öğrenen bir motorsiklet sürücüsü. Kendi babasının hayatında olmaması nedeniyle pek işleri yolunda gidememiş biri olduğu için, bunu oğlu yaşamasın diye kendine çeki düzen vermeye çalışıyor. Sonrasında da para ihtiyacı yüzünden banka soygunlarına başlıyor. Güzel bir anti-kahraman hikayesi çizerken, serseri ruhu ve soygun aksiyonları, motorsiklet sürüşü ile en heyecanlı bölümü sağlıyor. Filmi ilk gördüğümde Gosling'in Drive'daki karakterine çok yakın olduğunu düşünüp, kendini tekrarlar sanmıştım ama, Drive'daki net ve duygusuz karakterin yerine, kafası karışık ve duygusal bir yeni baba ile karşılaşıyoruz. Ryan'cım yine kendini aşmayı başarıyor. İkinci kısım ise onu yakalamaya çalışan tazecik polisimiz Avery (Bradley Cooper) çevresinde dönüyor. Avery'nin bölümü daha etik değerler çevresinde dönüyor, temposu daha düşük ve daha başka bir yönde. Bradley Cooper bence bu bölümü gayet güzel kotarmış, karakterinin çelişkilerini güzel aktarmış. Bu kısımda Ray Liotta'nın oynadığı kötü polis karakteri ise çok tanıdık, denecek söz yok orada :) Üçüncü kısım 15 yıl sonraya giderek Luke'un oğlunu merkeze alıyor. Burada Dane DeHaan'ın oynadığı Jason gayet başarılı, inanılmaz değil, ama etkileyici. Takip edilesi bir arkadaş, gelecek gördüm kendisinde. Avery'nin oğlu AJ'i oynayan Emory Cohen sinir bozucu karakterine çok iyi girmişti ve gerçekten sinirimi bozmayı başardı. Şöyle bi sağlam dayak yiyemedi, o biraz içimde kaldı. 15 yılın sonunda Eva Mendes ise resmen çökmüş, gören nine oldu zannedecek. Pek sevmem kendisini, oyunculuğu gayet iyi filmde ama kalbimi de parçalayamadı. İlk defa Avery ile karşılaştığı sahnede onun da yüzünü görebilseydik, o zaman bir adım öne çıkabilirdi, iyi bir fırsat kaçmış bence. Film sert, duygusal drama değil daha ziyade sinir bozucu derecede gerçekçi drama. Beklediğimden daha az Ryan Gosling, daha fazla Bradley Cooper vardı, ama şikayet etmeyeceğim tabii bundan. Zira Ryan Gosling kısa sürede pek iyi iş çıkarmış, en etkileyici oyuncluklarından birini izliyoruz. Yıldızı 2011'de 3 iyi film ile gözlerimizi alan Ryan Gosling'i Silver Linings Playbooks ile drama da oynayabiliyorum aslında ben diyerek bu senenin altın çocuğu olan Bradley Cooper'la beraber görmek keyifli. Yılın izlenmesi gereken filmlerinden olduğu kesin, kaliteli drama. Ryan Goslin yaptığı açıklama ile bir süre oyunculuğa ara vereceğini söylediği için özlememek adına da izlenebilir. Film biraz uzun (3 film gibi), ama değiyor zamanınıza, bittiğinde kendinizi biraz mutsuz bulabilirsiniz, korkmayın, sakin olun, bir Derek Cianfrance izlediniz. Kötü hissederseniz bir önceki yazımda bahsettiğim Wreck-It Ralph ile moralinizi düzeltebilirsiniz. Çok konuşmuşum yine, buraya dek okuduysanız, bence izleyin de boşa gitmesin.
IMDb Puanı: (Bence daha yeterince puanlanmamış ama) 7.8 Helin'in Puanı: 8.0 Fragmansız terk etmem buraları.
2012'nin en iyi animasyonlarından biri olan Wreck-It Ralph, bir Arcade oyun galerisinde geçiyor. Fix it Felix, Jr. oyununun kötüsü olduğu için sevilmeyen yalnız bir karakterin, 30 yılın sonunda bu yalnızlıktan sıkılıp, kendini kabul ettirme ve sevdirme çabasını anlatıyor.
Bir nevi Toy Story hissi yaşatan filmde, oyun salonu kapandığında oyun karakterleri çalışmayı bırakıp kendi dünyalarına dönüyorlar, hatta birbirlerinin oyunlarını ziyaret edebiliyorlar. Filmin en iyi sahnelerinden biri, Anonymous Bads'e (Anonymous Alcoholics'e atıfta bulunarak) katılan ana karakterimiz Ralph'in yaşadıklarını dinleyip ona empati duymamızı sağlayan başlangıcı. Sonrasında Ralph'in kendini kanıtlama çabası içerisinde başka bir oyuna girip madalya almaya çalışması sonucunda ortalığı karıştırıp kendini Sugar Rush adlı yarış oyununda buluyor. Bu sayede filmin bir diğer sevimli ama diğerlerinden farklı karakteri olan Vanellope ile tanışıyoruz. Vanellope animasyonların kullanmayı çok sevdiği, hafif sinir bozucu ama film ilerledikçe kendisini bize sevdiren küçük kız karakter. Animasyonların neredeyse olmazsa olmazı. Bu defaki karakterimizin bir kod hatası var ve bu yüzden de kendi oyununda dışlanıyor, Ralph gibi kendisini kabul ettirebilmek için, yarışı bir defa olsun kazanması gerektiğine inanıyor. Tabii ki, bu olaylar sonucunda iki sorunlu ama kendisini sevdiren karakter, güçlerini birleştiriyor, bize de kendilerini oldukları gibi sevmeyi öğrenme yolculuklarını heyecanla izlemek düşüyor.
Film asıl hedef kitlesi olan çocuklara gayet uygun bir animasyon iken, film boyunca yaptığı harika göndermeler ile animasyon sever büyüklere de selam ediyor, böylece de herkesin kalbini kazanıyor :) Tabii bu film esnasında Pac-Man, Street Fighter, Diablo, Mortal Combat gibi Arcade oyunlarına müthiş göndermeler var. Bir çok farklı Arcade oyun karakteri ile süslenerek, filmdeki deyişle "retro" bir hava da yakalamayı başarıyor. Bence bir Up ya da Wall-E değil, ama sonunda onlar gibi mutluluk doldurmayı başarıyor insanın içini.
Ben pek sevdim filmi, günü yüzünüzde bir gülümseme ile bitirmek için birebir.
IMDb Puanı: 7.9
Helin'in Puanı: 8.5 (8'in üzerine animasyon ve küçük kız karakter bonusu)
The Bride of Frankenstein (1935) Yönetmen: James Whale Oyuncular: Boris Karloff, Colin Clive, Valerie Hobson, Elsa Lanchester #92 Frankenstein'ı izlememiş olsam da, nasılsa hikayeyi biliyorum diyip bu filmi izledim, pişman değilim. Zaten arkasından hızlıca Frankenstein'ı da izleyerek, eksik parçaları da tamamladım. Film ilk filmde kasaba ahalisi tarafından yakılarak kurtulunmaya çalışılan Frankenstein'ın kaçması ve kendisine bir arkadaş edinme çabasını konu alıyor. Yavaş yavaş konuşmaya da başlayan korkutucu canavarımıza biraz daha sempati besliyor, giderek daha fazla empati kuruyoruz. Özellikle kör adam ile kurduğu arkadaşlık bozulmasın istiyor insan. Genel olarak filmde, canavara daha fazla odaklanarak, onun hislerini ön plana çıkarıyor. İlk filmde yaşam yaratmayı ve yapılan işin sonuçlarını daha fazla sorgularken, bu filmde yaratma kısmını kabullenip, yaratılan ile empati üzerine ilerliyor. Canavarı daha bilinçli, daha amaca yönelik hareket ederken görüyoruz, yani öğrenebilen, gelişebilen bir yapısı olduğunun üzerine bastırıyor. Bu sayede de devam filmi olma baskısından kurtulup (o zaman şimdiki kadar önyargı yoktur muhtemelen ama yine de beklentilerin yüksek olduğunu düşünürsek), ilk filmin dahi üzerine çıkıyor. Elsa Lanchester'ın oynadığı sevgili gelinimiz ise bir canavara göre pek güzel. Kostüm partisi için güzel bir seçeneğim daha oldu :) Yapım yılına ve siyah beyaz olmasına rağmen çok keyifli, zamanının ötesinde bir film. İlham kaynağı olmuş filmleri izlemek bana ayrı bir keyif veriyor. Korku gecesi yapıp, arka arkaya izlenesi. IMDb Puanı: 8.0 Helin'in Puanı: 8.6 (yapıldığı yılı dikkate almak gerek)
Gençlik filmleri sayısı bol, kalitesi düşük bir film kategorisi olarak hayatımızda. O kadar kötüleri çekilebiliyor ki sadece benzer yaştaki kişilerin ilgisini çekmek ve sevdiği oyuncuları izletmek için, genel olarak türün küçümsenmesine neden oluyor. Tabii ki tüm filmler müthiş kurgulara, inanılmaz repliklere sahip olamaz, bazılarının asıl amacı güzel vakit geçirmek ve eğlenmek ama, bunun için de kötü espirilere ve basit oyunculuklar ile, kötü senaryolar şart değil aslında. Benim de bu nedenle gençlik komedilerine karşı giderek artan bir önyargım yok değil (Türk olanları hiç katmıyorum bu hesaba, çünkü o zaman baya çöpe atmamız gerekir tüm türü), ancak güzel olanlarını bulma çabam devam ediyor. Easy A bu nedenle çok net bir şekilde sıyrılıyor. Hem Emma Stone'un keyifli oyunculuğu sayesinde vasatlıktan kurtulurken, tür için pek de olağan olmayan senaryosu ile eğlenceli olmaya çalışmıyor, eğlenceli olmayı başarıyor. Romantik komedilerde genelde ayarlanması zor olan duygusallık ve komedi unsurlarını Will Gluck gayet güzel ayarlıyor. Açıkçası kendi türünde gayet eğlenceli bulduğum bir diğer filmi olan Friends With Benefits'i de düşündüğümde, dozu iyi tutturduğunu söyleyebilirim. Filmin en keyifli karakterleri ise kesinlikle Olive'in ailesini oynayan Stanley Tucci ve Patricia Clarkson :)
Ben izlerken çok eğlenmiştim, aynı zamanda Emma Stone ile tanışmamı sağlayan filmdi kendisi. Beklentileri düşük, mısır tabaklarını büyük tutalım. IMDb Puanı: 7.1 Helin'in Puanı: 7.7 (Chick movie, yapacak bir şey yok) Fragmanı ile baş başa bırakıp kaçıyorum;
!f zamanı bir türlü program yapamamış ve istediğim filmleri bu nedenle kaçırmış olmam nedeniyle, İstanbul Film Festivali zamanı gelince aynı hatayı yapmamak adına kimselere sormadan biletlerimi aldım. Elbet film arkadaşlarımdan birini sürüklerim yanımda düşüncesiyle her filme 2şer bilet alarak 5 gün 7 film şeklinde bir program yaptım! :)
Üzücü olan merakla beklediğim Almodovar'ın yeni filmi Los amantes pasajeros'a bilet bulamamak oldu, o kadar ki açılan ek seans başka filmim ile çakıştı :/ En azından beklediğim başka filmlere yer bulabildim. İşte programım: Promised Land No One Lives The Place Beyond The Pines The Perks of Being a Wallflower Searching For Sugar Man I Give it A Year Dan Skaldede Frisør (Love is All you Need) Programıma belki Before Midnight'ı da ekleyebilirim, izlemek istesem de, programı abartınca bir kısmına gidemediğim gerçeği ile geçtiğimiz yıllarda yüzleştim (2 haftada 15 filme gidemiyorum, kesin bir şeyler çıkıyor) bu yüzden biraz daha temkinliyim her ne kadar bütün filmlere gitmek gibi bir istek bunu bozmaya çalışsa da bir yandan. En kötü kısmı ise şu önümüzdeki 2 hafta, biletleri alırken o kadar festival ruhuna bürünüyorum ki, beklemek zor geliyor :) Herkese şimdiden güzel festivaller o zaman!
!f yaklaşıyor, !f ekibi de belli ki heyecanı arttırmak istemiş :)
Bu yılki teaserları çok beğendim açıkçası, emeği geçenlerin ellerine sağlık! Bol bol da güldüm :) !f ruhunu yansıtan, !f'i neden sevdiğimizi hatırlatıyor, kısa ve öz. Saatlerimizi 14 Şubat'aayarladık, bekliyoruz :)
Aslında bu haberi yazarak hata mı ediyorum, paylaşmasam kendime mi kalsa diye çelişkiler içerisindeyim derken paylaşmaya karar verdim. Haberdar etmek lazım birbirimizi böyle güzel şeylerden değil mi ama? Bu zamanlara bayılıyorum, çünkü bir çok güzel film Oscar sezonu nedeniyle gösterime giriyor, !f yaklaşıyor, o filmi de bekliyordum aman şu da güzelmiş bu filme de gidelim diye koştururken İstanbul Film Festivali gelecek oooh! Bundan sonrası güzel :)
Neyse efenim, bu sene fazla festivale gidemedim, güzel güzel filmleri, vizyonda arasan bulunmaz filmleri önceden izleyemedim (artık bir çılgınlık halinde biletlerin tükenme hızı, yetişemiyorum, yetişemiyorum). Neyse ki İstanbul Modern ben merakımdan kıvranırken en sevdiğim kategorideki filmleri 10 - 20 Ocak tarihleri arasında yayınlamaya karar vermiş :) Çok da güzel bir program olmuş, benim gibi kaçıranlar, zaman bulamayanlar için bu defa kaçırılmasın diyorum. Program için buyrun buradan: Oscar'ın Yabancıları
Komedide çok ince sınırlar var, belki bu film bu gerçeklere çok uzak olan kişilerde (Amerikalılarda) işlemiş olabilir ancak bence trajediyi trajikomik bir hale dönüştürememiş. Belki zaten bu coğrafyalardan bahsedip, aslında ne kadar dramatik olduğunu gördüğümüz fanatizm ile aşırı bir şekilde dalga geçmesi ve karakterleri neredeyse beyinsiz olarak göstermesinden olabilir bunun nedeni, bu aptallıklarının gerçek sebebinin bir şeye ya da birine körü körüne inanmaları değilmiş gibi. Bir yandan da aslında tam olarak inanmamaları ise başka bir zayıf noktası. Ne kendime ait ne de aslında bahsettiği olaylara ait hiç bir şey bulamadım içerisinde. Komik olmasını beklerken ise, sadece zorladım kendimi gülmeye. Olmadı. Yönetmenin ilk uzun metraj denemesiymiş, yakaladığı bazı güzel anlar vardı, hakkını yememek gerekli. Yine de beni yakalayamadı, yapacak bir şey yok. Ama yine de merakımızı korumayı başardı, film esnasında uyumadık, ama bitince de bir şey hissedemedik. Bir şekilde ilginizi çektiyse, izlemeyin demek de olmaz ama, bence vaktinizle izleyebileceğiniz çok daha iyi filmler var, klasiklerden birini tekrar izlemek bile çok daha güzel bir seçenek bence. Helin'in Puanı: 5.1 (Uyumadığım ve sonuna dek izlediğim için) IMDb Puanı: 7.3 (Neden, anlayamadık) Geç gelen edit: Filmin tatlı sürprizi olan Benedict Cumberbatch'ten nasıl olmuş da bahsetmemişim! Tek tanıdık yüz olmasının yanı sıra, kısa rolünde gayet iyiydi :) Takibindeyim kendisinin.
Geçenlerde keşfettiğim bir siteyi sizlerle paylaşmak istedim. iCheckMovies diye bir site kendisi, tam benlik, film listelerini takip etmenizi sağlıyor. Listeleri çok severim, onları takip etmeyi, yeni listeler bulmayı. En favorim Ölmeden Önce İzlenmesi Gereken 1001 Film olsa da, farklı listeleri de takip ediyorum. Bu site de bunun için bire bir. Sitenin bedava versiyonunda çok bir şey yok ama para vermeye niyetim de yok gibi :) Ancak muhteşem olan özelliği IMDb oylarını import edebiliyor olmanız! Düzenli olarak IMDb oylaması yaptığım için işimi inanılmaz kolaylaştırdı. Bir çok farklı listede ne durumdasın, görmek keyifli :) Bedava versiyonda tek bir liste yapabiliyorsun, bu kısmı üzücü, başkalarının listelerini keşfediyorum o yüzden şikayetim de yok. Ben çok sevdim, tavsiye ederim!
Breaking The Waves (1996) #910 Yönetmen: Lars Von Trier Oyuncular: Emily Watson, Katrin Cartlidge, Stellan Skarsgård Lars Von Trier'in sinemasına her izlediğim filmde daha çok hayran oluyorum. Henüz izlemediğim çok filmi var sırada, ama kesinlikle en sevdiğim yönetmenler listesinde üst sıralara oynuyor her yeni film ile birlikte. Breaking The Waves bir aşk filmi. Öylesine aşk filmi ki, bu aşkın saflığına inanası gelmiyor insanın. Buradan öyle kolay izlenecek popcorn filmi olduğu da sanılmasın, izlerken insanı oldukça sarsan, bir çok konu hakkında (din, toplum baskısı, cinsellik) tekrar tekrar düşündüren bir film. Filmin çekimleri bir el kamerası ile gerçekleştirmesine rağmen, filmin güzelliğinde en ufak bir gölge yok. Gerçek bir hikaye anlatımı ile karşı karşıyayız. Duyguların en güzel, en derin halde anlatılabilmesi için çılgın bütçelere ve tekniklere ihtiyaç olmadığının en güzel kanıtı olabilir Dalgaları Aşmak. Doğallık etkileyiciliğini azaltmak yerine arttırmış. Konusu ise şöyle; Bess kapalı bir toplumda minik bir kasabada yetişmiş, yarı akıllı kabul edilen bir kadın. Bir gün dışarıdan birine aşık oluyor ve izin alarak çook sevgili Jan'ı ile evleniyor. Ancak Jan uzakta bir petrol tesisinde çalışıyor, hem de denizin ortasında. Bess sürekli eve dönmesi için dua ederken, Jan bir kaza sonucu eve dönüyor, ama yatalak olarak. Bundan sonrası Jan'ın Bess'i kendisine olan aşkından serbest kılabilmek yaptığı akıl almaz oyunlar/istekler ile Bess'in suçlulukla birlikte daha da akıl almaz hale gelen aşkı ile ilerliyor. Bess karakterine can veren Emily Watson o kadar muhteşem bir oyunculuk sergiliyor ki, içinize işliyor. Tüm yan karakterler de üzerlerine düşenden çok fazlasını ortaya koyuyor, özellikle de Dodo rolündeki Katrin Cartlidge, ancak Bess o kadar göz alıcı ki, onları bile sönük bırakıyor. Bess'e hayattaki yeteneğinin ne olduğu sorulduğunda verdiği cevap; inanabilirim. Tüm karakteri özetlemeye yetiyor. Filmin soundtrack'i ise o kadar güzeldi ki, elim sürekli telefona gitti, şarkıların ne olduğunu anlamak için. Her biri yerine cuk diye oturan bölüm geçiş şarkılarını indirip defalarca dinleyebilirsiniz. Hikaye anlatımının önemli noktalarından da biri, filmi kitap gibi bölerek anlatmış olması Trier'in. Biraz ders havası var, anlatım konusunda. Yazdıkça yazabilirim film hakkında ama çok baymayayım ki, filmi izlemekten vazgeçmesin bunu okuyanlar. Çok etkileyici bir film, tavsiye edilir! Aşağıda filmin fragmanı yerine tüm bölüm başında çalan şarkıların yer aldığı bir video paylaşasım geldi, bunu filmin sonrasında tekrar dinleyenler tadından yenmez bulacak!
Gelelim Apocalypto'ya... Maya uygarlığının son zamanları ile ilgili olması nedeniyle ilgimi çeken film, beklediğimden çok farklı çıktı. Daha ziyade uygarlığın sonlanması ile ilgili genel ve politik bir hikaye beklerken, bir adamın kendisinin ve ailesinin hayatını korumak için verdiği mücadeleyi ve onun uygarlıkla ilişkisini izledik. Şikayetçi miyiz, tabii ki hayır, uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadan izledik.
Film kendi halinde bir orman köyünde başlıyor, orada toplumun yaşamından ufak kesitler. Ancak sonrası pek eski hayatlarındaki gibi keyifli olmuyor. Film ilk dakikalarından itibaren yavaş yavaş tedirgin ediyor ve sonrasında olanlar oluyor. Zulüm, barbarlık o kadar anlamsızca gerçekleşiyor ki, dehşet içerisinde izlemekten başka çare kalmıyor birbirine derin bağlarla bağlı insanları.
Maya uygarlığının hastalıklar nedeniyle çok zor zamanlar yaşamakta olmasını tanrıları kızdırmış olmalarına bağlamaları ve onlar için insan kurban etmeye başlıyorlar. Ancak bunu gönüllülerden değil, zorla evlerinden, köylerinden kopardıkları insanlardan gerçekleştiriyorlar. Bu sistemin, yani senin için önemli olmayan ve senin inandıklarına inanmayan insanları para karşılığı yakalatıp kurban etmenin ne kadar manasız olduğunu söylemeye gerek yok, ki burada o zamanın inançlarına göre insan kurban edilmesi vardıysa da, bunu zorla getirilen köylülerden/kölelerden yapmanın manasını çözebilmiş değilim, pek bir şeyden vazgeçilmiş olunmuyor aslında. Bu çelişkiyi de iyi yansıtıyor film. İnsan kurban etme olayını sorgulama kısmına girmiyorum hiç tabii.
Filmin temposu gerçekten güzeldi, nefessizce izlenebiliyordu. Genel olarak isyankar bir duruşu olan Jaguar Paw'ın kaçışını çok daha farklı beklemiş olsam da kurban edilmekten, o sahnedeki inanç ikilemi ve bilinmeyene karşı olan batıl inançlar, olay sonrasındaki sahneler oldukça güzeldi. Akıl almaz bir irade izliyoruz tabii ki, gerçekçi görünmese de yarattığı dünya ve yansıtılması gayet iyi.
Mel Gibson'un yönetmenliğini, aksiyon sahnelerini başarılı buldum. Kötülerin içindeki canavarı da o kadar iyi yansıtmış ki, film boyunca bir nefret hali oluşturabiliyor. Burada oyuncuların da etkisi büyük. Başrol oyuncusunun yanı sıra Middle Eye karakterindeki Gerardo Taracena'yı çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Beklediğimden daha aksiyon filmi tadında geçmiş olsa da, keyifliydi. Buyrun fragman için aşağıdan;
Yine Mubi'nin izlememe sebep olduğu bir film Top Hat, iyi ki de olmuş! Aslında yine 1001 film listemde yer alıyordu ancak sitede görünce öncelik vermiş oldum, son zamanlarda gerçekten hayatımı renklendiren bir seçim oldu, neden mi?
Bu tarz filmleri ne kadar çok sevdiğimi unutmuşum çünkü :) Naif aşk hikayeleri ile dünya tatlısı müzikaller, hem de siyah beyaz. Fred Astaire'in hayran bırakan doğallıkta ama bir o kadar de muhteşem dansları ile zarafetten ve güzellikten gözlerimi alamadığım Ginger Rogers... Böyle bir güzellik yok. Bu film ile başladım ve ikilinin tüm filmleri sırada.
Top Hat, bir gösteri için kentte olan dansçı Jerry Travers ile aynı otelde alt katında yer alan ve bir şikayet dolayısıyla tanışıp peşinden koştuğu güzel Dale Tremont ile alakalı. Tam aralarında bir aşk filizlenmekteyken, bir yanlış anlaşılma sonucu işler karışır. Tahmin edilebilir bir senaryoyla birlikte, tatlı espriler, eğlenceli replikler ile ilerliyor film. Ginger Rogers'ın genel olarak gururlu ve zor elde edilen kadın imajı ve Astaire'in elde etmek için her yolu denemesi tam anlamıyla bir klasik.
Tabii ki filmin en güzel yerleri ikilinin dans sahneleri. Fred Astaire tek başına da gayet başarılı ancak birlikte olduklarında resmen ışıldıyorlar. İlk olarak yağmurdan kaçarken ettikleri dans ile başlayan bu göz alıcı sahneler en sonunda Cheek To Cheek şarkısında ettikleri dans ile zirveye ulaşıyor. Bu son dans sahnesini defalarca izlemenin yanı sıra, mutluluk yaratan şarkısını da gün boyunca dinledim, bağımlısı oldum. Kutularca çikolata yemek gibiydi :) Heaven... I'm in heaven...
Filmin yönetmeni olan Marc Sandrich, ikilinin bir çok başka filmini de yönetmiş, aynı şekilde senaristler de benzer bir çok filmde yer almışlar, önceden duyduğum isimler değil açıkçası, zamanla tanıyacağım.
Eski filmleri sevenlere kesinlikle öneriyorum, özellikle de Top Hat'i. Sevmeyenler, önyargıyla bakanlar bile bir şans vermeli. Listede olsun olmasın tüm filmleri izlemeyi düşünüyorum, güzel zaman geçirme filmleri :)
Imdb Puanı: 7.7 Helin'in Puanı: 8.3
İzlemeyeceğim sanırım diyenler için büyüleyici dans sahnesini kaçırmayın diye hizmetten kaçınmadım, aşağıdaki videoyu izlemeden kaçmayın :)
Çok sevgili eski ev arkadaşım Gizem geçen sene bana Ölmeden Önce İzlenmesi Gereken 1001 Film kitabını aldığında ne kadar azını izlediğimi fark edip, üzülmüştüm. Ne kadar niyetlensem de bir türlü başlayamamıştım da aynı zamanda eksik filmlerime. Ara ara izlediklerim hariç.
Son zamanlarda ise daha bir filmlere kaçar oldum yoğunluğumdan, bir de Mubi girince hayatıma, anladım ki 1001 filmin vakti gelmiş. Çok film izledim kısa sürede, paylaşmak gerekli. Bundan sonra bu listeden seçip izlediklerimin 1001'deki numaralarını da yazıyor olacağım yanlarına. Şimdiden belirtmem gerekli ki, 2001 yılından beri yapılan güncellemelerdeki tüm filmlerin olduğu bir liste buldum, oradan takip ediyorum. Bu nedenle de şu anda liste 1089, 1001 değil.
Detour da bu filmlerden biri, Mubi'de görünce hemen açıp izledim ne olduğu hakkında en ufak fikrim bile yokken.
Film Noir örneklerindenmiş filmimiz ve hayatın çelme takması üzerine kendisini hiç ummadığı durumların içerisinde bulan kahramanımız ile ilgili. O kadar karanlık bir film ki hikaye açısından, biraz bahtsız bedevi durumuna geliyor karakter. O kadar ki kendisi bile sorguluyor bu hikayeyi anlatırken, insanın başına bu kadar şey gelir mi diye, inanmayacağımızı bile bile anlatıyor. Oysa ki tek yapmak istediği sevdiğinin yanına varmaktı... Bu esnada otostop yaparak bindiği bir araba hayatını değiştiriyor. Bu yolculukta denk geldiği başka bir otostopçu Vera ise, tüm olaylara acıbiber olarak ekleniyor, kabus gibi bir yol arkadaşı gerçekten.
Klişeler olsa da filmde ve tahmin edilebilir görünse de, karanlık görünümü ve hikayenin anlatılışıyla güzel bir filmdi. Zaten olumlu bir son beklenebilecek bir film değil, izlerken hak vereceksiniz.
67 dakikacık, kısa, öz bir film. Sıkılma olasılığı görmüyorum. Tam bir klasik diyebilirim. Telif hakkı problemi olmadığı için aşağıdan filmi izleyebilirsiniz (evet, tamamını). Güzel seyirler! :)
Biraz tembellik yapmış olsam da Dark Shadows burada yer almasını istediğim bir film, bu yüzden çok da geç kalmadan notlarımı paylaşayım.
İnsanın filme nasıl beklentilerle gittiği çok önemli. Benim bu filme giderken beklentim daha ziyade eğlenmekti bu nedenle filmi yerden yere vurasım gelmiyor. Belki de pek sevdiğimden kendisini.
Bu filmin fragmanlarından açıkçası yeni bir Beetlejuice beklemekteydim bu da bir gerçek, ancak çok büyük hayal kırıklığı yaşamadım karşımda Charlie and The Chocolate Factory tadında bir film gördüğümde.
Şu da bir gerçek ki, bu film ile "Tim Burton çok bozdu" eleştirilerinden kurtaramadı kendisini. Ed Wood'dan beri sağlam film çekemediği imajı yapışmış durumda. Ben bu kadar katılamıyorum bu eleştiriye çünkü Big Fish'i de, Corpse Bride'ı da çok sevmiştim. Evet belki bir Edward Scissorhands değiller ancak, yönetmenin kendine has gotik tarzına ve benim çok hoşuma giden hayal gücüne sahipler, tadı damakta kalan filmlerden. Bu nedenle de "aa yine kötü film" diyemiyorum. Dark Shadows bu filmlerin bir miktar altında kalıyor çünkü hikayesindeki orjinaliteyi karakter gelişiminde gösteremediği için, hikaye dolu dolu olamamış. Belki de önceki filmler kadar beğenilmemesinin bir nedeni de bu olabilir.
Oyunculuklara bakarsak, Johnny Depp yine garip bir karaktere bürünmeyi başarmış, ancak gariplikleri komik olmak yerine gerçekten garip olmuş yer yer. Eva Green bu ara baya görmeye başladığımız bir güzel, görmeye devam etsek fena olmaz kendisini sanıyorum ki, hiç fena değil burada. Chloe Grace Moretz'in oynadığı asi kız rolü güzeldi ama o sonunda ortaya çıkan sır (spoiler vermeyeceğim diye çok uğraşmak) gerçekten çok gereksiz olmuş. En azından bir alakası, gerçekten bir temeli olsaydı olabilirdi ama olmamış. Bir de esas kızımızın sonradan ortaya çıkışı da pek oturmadı kafamda, hayaletsel olarak bile.
Sonuca bakarsak ben eğlendim. İzleyin derim, güzel vakit geçirmek için güzel bir film. Bir Beetlejuice gibi 10 defa daha izlemem muhtemelen, ama kalabalık bir ortamda tadı çıkacaktır.
IMDb Puanı: 6.6 Helin'in Puanı: 7.2
Buyrun bizleri heyecanlandıran fragman için buraya;
District 9 çıktığı zaman ilgimi çeken filmlerden biriydi ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. DVD'si olduğu için de film gecemizde fırsat yakalmış oldu sonunda.
Çok farklı bir başlangıç yapıyor ve belgesel tadında neler oldu, kim ne düşünüyor bilgilerini veriyor bize yönetmen ufak ipuçları şeklinde. Belli ki Wikus Van De Merwe bir şeyler yapmış, bir sorunlar olmuş ancak nedir olay diye merak ettirme çabasında bizleri. Sonrasında hikayeye başlıyor ama o başlayana dek bayılmış olabilirsiniz. Kapatsak mı kapatmasak mı oylaması 3 defa yapıldı bu esnada.
Aslında çok güzel anlatıyor bu hikayeyi, çok farklı açılardan ancak başlangıcı gerçekten çok uzun bir bilim kurguya göre. Biraz daha eğlencelik bir şeyler olsun derseniz, bunu sakin zamanlara saklayın derim.
Ana karakteri oynayan Sharlto Copley gayet iyi bir iş çıkarıyor, değişimini iyi anlatıyor karakterinin, geçişleri, hareketleri çok tutarlı karakteriyle. Ancak biraz daha acı çekmesi gerekiyor gibi hissettim, çok rahat geçirdi sanki süreci? Niye böyle bir şey beklediğimi de bilmiyorum. Yönetmenin ise ilk uzun metrajlı filmi olduğu düşünülürse, gerçekten tebirik etmek gerekli. Diğer karakterlerden ufak uzaylıya bayıldım. Çocuk uzaylı bile olsa çocuk olduğunu o kadar tatlı göstermişler ki, insan tipine rağmen sempati duymadan edemiyor.
Gerçekten kendimize benzemeyenleri nasıl da dışladığımız ve onların zor durumundan yararlandığımızı, nasıl eşit davranmadığımızı çok net bir şekilde gösteriyor District 9, sonunda ise izleyiciye bırakıyor neler olduğunu hikayenin devamında ama herkesin ne istediğini tahmin etmek zor değil. Güzel bir eleştiri filmi olduğu kesin, özellikle normalde toplumdan dışlandıkları zamanlar ile ilgili bir sürü film de çekilmiş olan zencilerin davranışları aslında toplumun genel psikolojisi ile ilgili güzel bir ipucu veriyor.
Yine de ben Top 250'ye koyar mıydım bu filmi, çelişkilerdeyim. İzleyin tabii mutlaka ama inanılmaz etkilendiğimi de söyleyemeyeceğim. Bir şeyler eksikti, ne olduğunu bulamıyorum.