The Secret Life of Walter Mitty
Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Ben Stiller, Kristen Wiig, Sean Penn
Beyazperde'nin düzenlediği yılın son ön gösteriminde izlediğim The Secret Life of Walter Mitty'nin konusunu bile bilmeden girdiğimi itiraf etmem gerekli. Genellikle beklentisiz izlemenin faydasını gördüğüm de bir gerçek, bu filmde de öyle oldu.
The Secret Life of Walter Mitty'ye başta Ben Stiller'ın yönettiği ve oynadığı bir film olması nedeniyle ufak bir kuşkuyla yaklaşsamda, klasik Ben Stiller filmlerinden ayrıştığını fark etmem uzun sürmedi. Stiller bu defa abartılı ve absürd değil, doğal ve gerçekçi bir karakterle karşımızda.
Walter Mitty, yıllardır LIFE dergisinin muhteşem fotoğraflarının Film Negatifleri Amiri olarak çalışıyor. Kendi halinde, kabuğuna sıkışmış, monoton ve maceraların sadece hayallerinde gerçekleştiği bir hayat içerisinde yuvarlanıp gidiyor. Kayda değer hiç bir şey yapamamış olan Walter'ın hayatı, LIFE dergisinin satın alınıp basılı yayına son verdiği gün değişiyor, artık onun işi, geçerli bir olmaktan çıkıyor. Bir yandan dergiye yeni katılan Cheryl Mellhof (Bridesmaids'ten hatılayabileceğiniz Kristen Wiig)'a aşık olmasının da etkisiyle, artık kabuğunu kırmak, sevdiği kadının ilgisini çekebilecek bir karakter olmak istiyor. Yıllardır bir ortak gibi çalıştığı ünlü fotoğrafçı Sean O'Connel'ın (Sean Penn) ona gönderdiği son kapak fotoğrafın filmini bulamaması ise gerekli son itkiyi sağlıyor ve daha önce ülkeden dışarı çıkmamış olan Walter, 25. karenin peşinde Grönland'a doğru yollara düşüyor ve maceramız başlıyor.
Walter Mitty, teknoloji odaklı dünyamızda, eski ama güzel değerlerin, emeğin de hatırlanması gerektiğini anlatan bir hikaye. Hızlı içerik tüketimi ile geçip giden günlerde, yıllarca emek vermenin, güzel bir kare yakalayabilmek için sarf edilen çabanın, bekleyişin saygı duruşu. Bir yandan da bu monoton hayattan sıyrılıp, kafamızı kaldırmamızı söyleyen bir çığlık gibi; hayat yüzünden içindeki maceracıyı bastırmış Walter üzerinden geç olmadan çık ve hayatını yaşa, hayallerinin peşinden koş diyor bizlere Ben Stiller. 25. karenin aslında hayatın ta kendisi olması, doğal, içten ve işini iyi yapmak için emek sarf eden her hangi birinin portresi olmasıyla o kadar örtüşüyor ki, karede Walter Mitty'yi gördüğünüzde gülümsetiyor.
Cıvıklığa prim vermeyip kalite seviyesi yüksek espriler ile kahkahalar attıran Ben Stiller'a teşekkür etmek gerekli. Bu yılın The Bucket List'i olmaya aday, hem güldüren hem de insana enerji ve umut aşılayan bir film yaratmış Walter Mitty üzerinden. Kendi kategorisinin iyilerinden bu filmi güzel bir pazar gününde izlemeniz tavsiye olunur. Günü yüzünüzde kalacak güzel bir gülümseme ile tamamlamak için birebir.
IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5
Buyrun buradan fragman için, moda girin ;)
Unutmadan not: Adam Scott'un sakalı nasıl kötü bir sakaldır, komik bile değildi, gördükçe sinir oldum.
Koşturmaca içerisinde yaşarken, yaşamak için verilen molalarda aklımdan geçenler... Günlük tatiller benim için.
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Perşembe, Ocak 02, 2014
Çarşamba, Ağustos 21, 2013
Film Günlüğü: The Heat
The Heat (2013)
Yönetmen: Paul Feig
Senaryo: Katie Dippold
Oyuncular: Sandra Bullock, Melissa McCarthy
Daha önce Bridesmaids filmi ile komedi yeteneğini dizilerden sinemaya yönelten yönetmenimiz Paul Feig, yine kadın karakterlerin başını çektiği bir komedi ile karşımızda, hem de yılın en iyi komedilerinden biri ile.
Biri aşırı ciddi FBI ajanı, biri aşırı rahat polis olan iki karakterin aynı işte çalışması ile ilgili klişe bir konusu olmasına rağmen gerçekten çok iyi bir film olmuş.
Sandra Bullock'un komedilerde en iyi başardığı rolü oynaması sayesinde en ufak gariplik hissetmiyoruz, rolüne tam oturmuş. Gilmore Girls'ün Sookie'si olduğu zamanlardan beri gördüğüm anda gülümsememe neden olan dünya tatlısı Melissa McCarthy'nin dizi sonrasında kariyerinin giderek tırmanması beni çok mutlu ediyor. Her zaman iyi bir komedi performansı sergileyen McCarthy, bu filmde alıp başını gitmiş. İkilinin enerjisi çok tutmuş, bu da film boyunca hissediliyor. Aynı düşünceyi çok insan paylaşmış olmalı ki, filmin ikincisinin çekileceği duyuruldu bile!
Başarılı dialoglar, abartıya kaçmayan ama hep güldüren fiziksel komedilerle dolu bir film olmuş. Uzun zamandır bir komedi filminde bu kadar eğlenmemiştim.
Klasik bir konuya sahip filmde hem doğru oyuncu seçimi, oyuncular arasındaki iyi iletişim, iyi dialoglar ile yetenekli bir yönetmen bir araya gelince, tadından yenmez bir komedi filmi olmuş. Ben açıkçası çok beğenilen Bridesmaids'den çok daha başarılı buldum. Kadrosu korkutmasın, kesinlikle kız filmi hissiyatı yok, özellikle de Bridesmaids'deki gibi. Sinemada gidip, bol bol gülmenizi tavsiye ederim :) Buyrunuz fragman aşağıda!
IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.7 (İyi komedi filmi bulmanın zorluklarını bilmek)
Yönetmen: Paul Feig
Senaryo: Katie Dippold
Oyuncular: Sandra Bullock, Melissa McCarthy
Daha önce Bridesmaids filmi ile komedi yeteneğini dizilerden sinemaya yönelten yönetmenimiz Paul Feig, yine kadın karakterlerin başını çektiği bir komedi ile karşımızda, hem de yılın en iyi komedilerinden biri ile.
Biri aşırı ciddi FBI ajanı, biri aşırı rahat polis olan iki karakterin aynı işte çalışması ile ilgili klişe bir konusu olmasına rağmen gerçekten çok iyi bir film olmuş.
Sandra Bullock'un komedilerde en iyi başardığı rolü oynaması sayesinde en ufak gariplik hissetmiyoruz, rolüne tam oturmuş. Gilmore Girls'ün Sookie'si olduğu zamanlardan beri gördüğüm anda gülümsememe neden olan dünya tatlısı Melissa McCarthy'nin dizi sonrasında kariyerinin giderek tırmanması beni çok mutlu ediyor. Her zaman iyi bir komedi performansı sergileyen McCarthy, bu filmde alıp başını gitmiş. İkilinin enerjisi çok tutmuş, bu da film boyunca hissediliyor. Aynı düşünceyi çok insan paylaşmış olmalı ki, filmin ikincisinin çekileceği duyuruldu bile!
Başarılı dialoglar, abartıya kaçmayan ama hep güldüren fiziksel komedilerle dolu bir film olmuş. Uzun zamandır bir komedi filminde bu kadar eğlenmemiştim.
Klasik bir konuya sahip filmde hem doğru oyuncu seçimi, oyuncular arasındaki iyi iletişim, iyi dialoglar ile yetenekli bir yönetmen bir araya gelince, tadından yenmez bir komedi filmi olmuş. Ben açıkçası çok beğenilen Bridesmaids'den çok daha başarılı buldum. Kadrosu korkutmasın, kesinlikle kız filmi hissiyatı yok, özellikle de Bridesmaids'deki gibi. Sinemada gidip, bol bol gülmenizi tavsiye ederim :) Buyrunuz fragman aşağıda!
IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.7 (İyi komedi filmi bulmanın zorluklarını bilmek)
Cuma, Kasım 30, 2012
Film Günlüğü: Four Lions
Four Lions (2010)
#1085
Yönetmen: Christopher Morris
Oyuncular: Will Adamsdale, Riz Ahmed, Adeel Akhtar
Kısaca 1001 film listesinde şu ana dek en fazla hayal kırıklığı yaşadığım film olduğunu söyleyebilirim.
#1085
Yönetmen: Christopher Morris
Oyuncular: Will Adamsdale, Riz Ahmed, Adeel Akhtar
Kısaca 1001 film listesinde şu ana dek en fazla hayal kırıklığı yaşadığım film olduğunu söyleyebilirim.
Komedide çok ince sınırlar var, belki bu film bu gerçeklere çok uzak olan kişilerde (Amerikalılarda) işlemiş olabilir ancak bence trajediyi trajikomik bir hale dönüştürememiş. Belki zaten bu coğrafyalardan bahsedip, aslında ne kadar dramatik olduğunu gördüğümüz fanatizm ile aşırı bir şekilde dalga geçmesi ve karakterleri neredeyse beyinsiz olarak göstermesinden olabilir bunun nedeni, bu aptallıklarının gerçek sebebinin bir şeye ya da birine körü körüne inanmaları değilmiş gibi. Bir yandan da aslında tam olarak inanmamaları ise başka bir zayıf noktası. Ne kendime ait ne de aslında bahsettiği olaylara ait hiç bir şey bulamadım içerisinde. Komik olmasını beklerken ise, sadece zorladım kendimi gülmeye. Olmadı.
Yönetmenin ilk uzun metraj denemesiymiş, yakaladığı bazı güzel anlar vardı, hakkını yememek gerekli. Yine de beni yakalayamadı, yapacak bir şey yok. Ama yine de merakımızı korumayı başardı, film esnasında uyumadık, ama bitince de bir şey hissedemedik.
Bir şekilde ilginizi çektiyse, izlemeyin demek de olmaz ama, bence vaktinizle izleyebileceğiniz çok daha iyi filmler var, klasiklerden birini tekrar izlemek bile çok daha güzel bir seçenek bence.
Helin'in Puanı: 5.1 (Uyumadığım ve sonuna dek izlediğim için)
IMDb Puanı: 7.3 (Neden, anlayamadık)
Geç gelen edit: Filmin tatlı sürprizi olan Benedict Cumberbatch'ten nasıl olmuş da bahsetmemişim! Tek tanıdık yüz olmasının yanı sıra, kısa rolünde gayet iyiydi :) Takibindeyim kendisinin.
Yönetmenin ilk uzun metraj denemesiymiş, yakaladığı bazı güzel anlar vardı, hakkını yememek gerekli. Yine de beni yakalayamadı, yapacak bir şey yok. Ama yine de merakımızı korumayı başardı, film esnasında uyumadık, ama bitince de bir şey hissedemedik.
Bir şekilde ilginizi çektiyse, izlemeyin demek de olmaz ama, bence vaktinizle izleyebileceğiniz çok daha iyi filmler var, klasiklerden birini tekrar izlemek bile çok daha güzel bir seçenek bence.
Helin'in Puanı: 5.1 (Uyumadığım ve sonuna dek izlediğim için)
IMDb Puanı: 7.3 (Neden, anlayamadık)
Geç gelen edit: Filmin tatlı sürprizi olan Benedict Cumberbatch'ten nasıl olmuş da bahsetmemişim! Tek tanıdık yüz olmasının yanı sıra, kısa rolünde gayet iyiydi :) Takibindeyim kendisinin.
Pazartesi, Ekim 15, 2012
Film Günlüğü: Monty Python And The Holy Grail
Monty Python and The Holy Grail (1975)
#595
Yönetmen: Terry Gilliam, Terry Jones
Oyuncular: Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle
İngiliz komedilerini severim, iyi olduğunda gerçekten hepsini solluyor (Bkz. Coupling).
Bu nedenle Monty Pyton ekibinden iyi bir performans bekliyordum ancak aradan geçen yıllar nedeniyle de bir çok espiriyi anlayamayabileceğim inancı da vardı, neyse ki yanılmışım :) Film sonuna kadar Top 250'yi hak ediyor.
Film Arthur dönemi filmleri ile ilgili bir parodi işin özünde. Gel gelelim diyaloglar o kadar güzel ve manalı, kimi zaman da o kadar saçma ama komik ki, hala hatırlayıp güldüklerim var. (Ni!) O dönem ile ilgili saçmalıklar ile çok iyi şekilde anlatılmış. Özellikle her filmde anlatılan kılıç hikayesine ve Kral Arthur'un neden kral olduğu konusunda köylülerin öyle güzel soruları var ki, tadından yenmez :) Normalde Merlin, Camelot gibi dizileri izlemiş, o döneme ilgisi olan ve bir çok farklı kaynak okumuş, konunun özüne bir miktar hakim biri olarak belki de daha da çok eğlendim.
Filmde özellikle at kullanılmaması dikkat çekici unsurlardan, onun yerine ellerini bir at sürer gibi kullanıyorlar ve bir yandan arkadan biri iki hindistancevizini birbirine vurarak at sesi çıkarıyor :) Çok saçma ve komik bu olay hakkında baya tartışma da dönüyor filmde, egzotik hindistan cevizlerinin nereden geldiği üzerine ancak aslında bu kullanımın nedeni çok komik olması değilmiş (ki öyle), at kiralayacak kadar bile bütçesi olmayan bir film olmasıymış!
Yönetmenlere gelince Twelve Monkeys, Fear and Loathing in Las Vegas gibi filmlerin yönetmeni Terry Gilliam'ı görmek beni şaşırttı doğrusu, onun bu ekibin bir parçası olduğunu bilmiyordum. Oyuncular ise müthiş, ve çok ekonomik, her biri 3-5 rolde oynuyor, o kadar ki Micheal Palin 12 karakter birden oynamış. Terry Gilliam da bu karakter bolluğu sayesinde film boyunca 4 kere ölme şansını yakalıyor.
İzlediğim en komik filmlerden biri desem abartmış olmam. Onlar da çok eğlenmiş olmalı diyor insan ancak maddi yetersizliklerden kaldıkları otelde sıcak su için bile yarış yapmışlar, pek doğru değilmiş üzücü bir şekilde.
Filmi izleyenlere "Ni!" diyerek, izlemeyenleri ise katil tavşanın saldırısı ile tehdit ederek yazımı sonlandırıyorum (Aşağıdan görebilirsiniz ne olduğunu, küçümsemeyin lütfen kendisini). Bol bol güleceğiniz bir akşam için çok iyi seçim. Ekibin Life of Brian filmini de güzel bir akşama saklıyorum.
Helin'in Puanı: 8.7 (Güzel komedi zor zanaat mirim, ondan yüksek not veriyorum)
IMDB Puanı: 8.4
#595
Yönetmen: Terry Gilliam, Terry Jones
Oyuncular: Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle
İngiliz komedilerini severim, iyi olduğunda gerçekten hepsini solluyor (Bkz. Coupling).
Bu nedenle Monty Pyton ekibinden iyi bir performans bekliyordum ancak aradan geçen yıllar nedeniyle de bir çok espiriyi anlayamayabileceğim inancı da vardı, neyse ki yanılmışım :) Film sonuna kadar Top 250'yi hak ediyor.
Film Arthur dönemi filmleri ile ilgili bir parodi işin özünde. Gel gelelim diyaloglar o kadar güzel ve manalı, kimi zaman da o kadar saçma ama komik ki, hala hatırlayıp güldüklerim var. (Ni!) O dönem ile ilgili saçmalıklar ile çok iyi şekilde anlatılmış. Özellikle her filmde anlatılan kılıç hikayesine ve Kral Arthur'un neden kral olduğu konusunda köylülerin öyle güzel soruları var ki, tadından yenmez :) Normalde Merlin, Camelot gibi dizileri izlemiş, o döneme ilgisi olan ve bir çok farklı kaynak okumuş, konunun özüne bir miktar hakim biri olarak belki de daha da çok eğlendim.
Filmde özellikle at kullanılmaması dikkat çekici unsurlardan, onun yerine ellerini bir at sürer gibi kullanıyorlar ve bir yandan arkadan biri iki hindistancevizini birbirine vurarak at sesi çıkarıyor :) Çok saçma ve komik bu olay hakkında baya tartışma da dönüyor filmde, egzotik hindistan cevizlerinin nereden geldiği üzerine ancak aslında bu kullanımın nedeni çok komik olması değilmiş (ki öyle), at kiralayacak kadar bile bütçesi olmayan bir film olmasıymış!
Yönetmenlere gelince Twelve Monkeys, Fear and Loathing in Las Vegas gibi filmlerin yönetmeni Terry Gilliam'ı görmek beni şaşırttı doğrusu, onun bu ekibin bir parçası olduğunu bilmiyordum. Oyuncular ise müthiş, ve çok ekonomik, her biri 3-5 rolde oynuyor, o kadar ki Micheal Palin 12 karakter birden oynamış. Terry Gilliam da bu karakter bolluğu sayesinde film boyunca 4 kere ölme şansını yakalıyor.
İzlediğim en komik filmlerden biri desem abartmış olmam. Onlar da çok eğlenmiş olmalı diyor insan ancak maddi yetersizliklerden kaldıkları otelde sıcak su için bile yarış yapmışlar, pek doğru değilmiş üzücü bir şekilde.
Filmi izleyenlere "Ni!" diyerek, izlemeyenleri ise katil tavşanın saldırısı ile tehdit ederek yazımı sonlandırıyorum (Aşağıdan görebilirsiniz ne olduğunu, küçümsemeyin lütfen kendisini). Bol bol güleceğiniz bir akşam için çok iyi seçim. Ekibin Life of Brian filmini de güzel bir akşama saklıyorum.
Helin'in Puanı: 8.7 (Güzel komedi zor zanaat mirim, ondan yüksek not veriyorum)
IMDB Puanı: 8.4
Pazartesi, Mayıs 07, 2012
Film Günlüğü: The Help
The Help (2011)
Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular: Emma Stone, Viola Davis, Octavia Spencer, Bryce Dallas Howard, Jessica Chastain
Geçtiğimiz yılın filmleri arasında en keyifle izlediğim ve önerdiğim film oldu The Help. Belki beklentisizce izlemem, belki güçlü kadın karakterlerin hikayeyi bu kadar zengin hale getirişi, belki hikayenin etkisi, belki hem şaşırtan hem de sinir bozan detaylar, nedeninden emin değilim. Geçenlerde anneme izleteceğim diye açınca, kalkamadım başından ve tekrar izledim, yazmam gerekliymiş anladım.
Hikayemiz Mississippi'de küçük bir kasabada yaşayan ama büyük bir yazar olmak isteyen kızımız Skeeter'ın zenci hizmetlilerin hikayesini dinleme çabası ile başlıyor. Bu hikayeyi yazmaya çalışırken ise hizmetçilerin dünyasını, büyüttükleri çocukları ve annelerini, onların dünyasını görebiliyoruz.
Filmin en harika olan kısmı, hikayeyi sürekli Skeeter'ın çevresinde tutmaması ve muhteşem yan karakterlerin (ki aslında baktığınızda ana karakter olabilecek güçteler filmde) filmi bir üst seviyeye taşıyor olması. Aldığı En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar ödülünü bence sonuna kadar hak eden Octavia Spencer, filmin şüphesiz yıldızı. Sırf toplumda saygı kazamayı başarmış birinin onu sevmemesi yüzünden manasızca dışlanan Celia Foote karakterine de bayıldım, hikayeyi filmdeki diğer beyaz kadınların tüm manasız hareketlerini anlayamayan başka bir beyazın gözünden vermesi açısından güzel olmuş.The Village'dan hatırlayabileceğiniz ve yakın zamanda 50/50'de de oynayan Bryce Dallas Howard'a anlayışsız, kendini beğenmiş rolü gayet yakışmış. Katı ve anlayışsız dünyasının sarsılmasını ve sonrasında yaşadığı buhranı iyi vermiş bence ve filmde adı geçmesi gereken oyunculardan biri.
Emma Stone'un dadısı olan Constantine hikayesi, toplum baskısı ve yönünün nelere sebep olduğunu göstermesi açısından en etkilisi sanırım aynı zamanda filmin en dokunaklı hikayesi. Filmdeki başka bir detay ise, toplumun ne düşündüğünü sürekli düşünen kadınların bir türlü kendi kızlarını düşünemiyor oluşu. Tamamen dadılara bıraktıkları çocukların sevildiğini hissetmemesi, onları oldukları gibi seven dadılarını anne gibi görmeleri, annesi tarafından sevilmeyen bir çocuğun hisleri çok güzel bezemiş hikayeyi.
Güldürüyor, ağlatıyor, düşündürüyor. Bence üçünü birden iyi yapabilen filmlerin hakkını vermek gerekli bu nedenle kaçırılmamalı. Hem keyifle vakit geçireceğiniz kadar hafif hem de sonrasında etkisini bir süre üzerinde hissedeceğiniz kadar ağır bir film. Buyrun fragman ile başbaşa bırakıyorum sizleri;
Geçtiğimiz yılın filmleri arasında en keyifle izlediğim ve önerdiğim film oldu The Help. Belki beklentisizce izlemem, belki güçlü kadın karakterlerin hikayeyi bu kadar zengin hale getirişi, belki hikayenin etkisi, belki hem şaşırtan hem de sinir bozan detaylar, nedeninden emin değilim. Geçenlerde anneme izleteceğim diye açınca, kalkamadım başından ve tekrar izledim, yazmam gerekliymiş anladım.
Hikayemiz Mississippi'de küçük bir kasabada yaşayan ama büyük bir yazar olmak isteyen kızımız Skeeter'ın zenci hizmetlilerin hikayesini dinleme çabası ile başlıyor. Bu hikayeyi yazmaya çalışırken ise hizmetçilerin dünyasını, büyüttükleri çocukları ve annelerini, onların dünyasını görebiliyoruz.
Filmin en harika olan kısmı, hikayeyi sürekli Skeeter'ın çevresinde tutmaması ve muhteşem yan karakterlerin (ki aslında baktığınızda ana karakter olabilecek güçteler filmde) filmi bir üst seviyeye taşıyor olması. Aldığı En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar ödülünü bence sonuna kadar hak eden Octavia Spencer, filmin şüphesiz yıldızı. Sırf toplumda saygı kazamayı başarmış birinin onu sevmemesi yüzünden manasızca dışlanan Celia Foote karakterine de bayıldım, hikayeyi filmdeki diğer beyaz kadınların tüm manasız hareketlerini anlayamayan başka bir beyazın gözünden vermesi açısından güzel olmuş.The Village'dan hatırlayabileceğiniz ve yakın zamanda 50/50'de de oynayan Bryce Dallas Howard'a anlayışsız, kendini beğenmiş rolü gayet yakışmış. Katı ve anlayışsız dünyasının sarsılmasını ve sonrasında yaşadığı buhranı iyi vermiş bence ve filmde adı geçmesi gereken oyunculardan biri.
Emma Stone'un dadısı olan Constantine hikayesi, toplum baskısı ve yönünün nelere sebep olduğunu göstermesi açısından en etkilisi sanırım aynı zamanda filmin en dokunaklı hikayesi. Filmdeki başka bir detay ise, toplumun ne düşündüğünü sürekli düşünen kadınların bir türlü kendi kızlarını düşünemiyor oluşu. Tamamen dadılara bıraktıkları çocukların sevildiğini hissetmemesi, onları oldukları gibi seven dadılarını anne gibi görmeleri, annesi tarafından sevilmeyen bir çocuğun hisleri çok güzel bezemiş hikayeyi.
Güldürüyor, ağlatıyor, düşündürüyor. Bence üçünü birden iyi yapabilen filmlerin hakkını vermek gerekli bu nedenle kaçırılmamalı. Hem keyifle vakit geçireceğiniz kadar hafif hem de sonrasında etkisini bir süre üzerinde hissedeceğiniz kadar ağır bir film. Buyrun fragman ile başbaşa bırakıyorum sizleri;
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




