Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 13, 2014

Film Günlüğü: The Wedding Banquet

The Wedding Banquet (1993)
Yönetmen: Ang Lee
Senaryo: Ang Lee, Neil Peng
Oyuncular: Winston Chao, May Chin, Ya-lei Kuei
#899

Kuşaklar arası farklar, geleneklerin modern zamanlardaki hayatta kalma savaşı, değişen aile dinamikleri ve ilişkileri, sinemada hem kendisine fazlaca yer bulabilen, hem de her farklı açıdan bakıldığında bambaşka hikayeler ortaya koyan konular. Bu nedenle ne kadar yaygın bir konu olsa da, izlemek keyifli oluyor.

Geçtiğimiz yıl En İyi Yönetmen Oscar'ını ikinci kez kucaklayan, güncel sinemamızın önemli yönetmenlerinden biri olan Ang Lee'nin ikinci uzun metraj filmi olan The Wedding Banquet, yönetmenin Taywan kökleri ile modern dünya ikilemini anlatan üçlemenin ikinci filmi. Wai-Tung, New York'ta erkek arkadaşıyla yaşamakta, ancak bunu ailesinden saklıyor. Ailesi ise artık bir kız ile evlenmesini ve ailenin adını devam ettirmesini isteyerek, sürekli mektuplar, kasetler ve telefonlar ile baskı yapmakta. Erkek arkadaşının da önerisiyle, ülkeden sınır dışı edilmek üzere olan kiracısı Wei-Wei ile evlenmeye karar verir, böylece aile baskısından da kurtulacaktır. Ancak işler pek istendiği kadar kolay gitmez, ailesi düğün için New York'a gelmeye karar verir, büyük bir düğün ister ve işler çığrından çıkar. İşler karıştıkça, komedi dozajı da artar.

Bir yandan ailesinin değerlerine bağlılığını bildiği için onları kırıp üzmek istemeyen bir yandan da büyük bir yalanı yaşadığı için sürekli kendi içinde bocalayan Wai-Tung'un bu trajikomik hikayeye sıkışmışlığı çok güzel resmedilmiş. Gay olmak ile ilgili bir film gibi görünse de, aslında nesillerin birbirini anlayamamasını odağına almış. Çünkü ailesinden sakladığı günlük Manhattan hayatında çok mutlu görünüyor Wai-Tung. Dışarıdan aldığı tepkileri artık önemsemediği bir dönemde, kendisi ile barışık, onun gibi gay arkadaşları var, yalnız ve soyutlanmış bir adam değil kesinlikle. Toplumsal bakış açısı ve buna bağlı problemler pek öne çıkmıyor, bu daha çok bir aile filmi.

The Wedding Banquet çok hızlı bir şekilde seyirciyi kendi içine çekiyor ve eğlenceli dialogları, güzel düşünülmüş karakterleri ile pek tökezlemeden ilerliyor. İşler karıştıkça eğlencenin dozajı artsa da, aslında aile bireylerinin dünyaları arasındaki uçurumlar, arkasında bir adamın dramı yatan bu karmaşa, hiç bir zaman sadece güldürmüyor, hep biraz hüzün var.


Düğünde gelini dudaklarından tutkulu bir şekilde öpmek durumunda kalan Wai-Tung'un dudağında kalan ruju Simon'un sildiği sahne aslında tüm filmi en güzel özetleyen an. Gelenekler ile gerçeğin arasında kalmış olan ne Wei-Wei ne de Wai-Tung oldukları kişi gibi davranabiliyor, bir tiyatro oynuyorlar. Bu oyuna neden olan kişi Simon da rolünü yerine getirirken, artık hata yapıp yapmadığını sorgulamaya başlıyor. Tüm ana karakterlerin aslında kendilerince herkese iyilik yapmaya çalışırken, ruhlarında yarattıkları kırgınlıklara değip değimediğini sorgulamaya başladıkları an bu an aynı zamanda.

Hikayenin odağı Wai-Tung olmasına rağmen Wei-Wei ile anne Mrs. Goa'nın dialogları, aralarındaki iletişim, gelenekleri paylaşmaları, hatta dedikodular, filmin en eğlenceli anları. Diğer karakterleri es geçmeyerek dengeli bir film kurmuş Ang Lee. Ülkesinde tanınmış ve saygı gören bir adam olan Mr.Goa'nın bu yalan evliliğe tepkileri de nesiller arası farkları, aile sevgisini ve babanın ailedeki yerini sorgulatıyor. Oğluna bakışı, aslında gençliğinde kendi babası ile yaşadıkları, insanların düşündüklerine olan hassaslığı bir neslin hem aile hem de toplum ilişkilerine güzel bir bakış sağlıyor.

Gerçekten insanların yüreklerine inmeyi başaran bir film olmuş The Wedding Banquet. Ang Lee nesiller arası sorunları, gelenekler ile modern zamanın çatışmasını resmederken, çok içten bir hikaye yaratmış. Çok kolay izlenen, romantik komedi tadında, eğlenceli ve dokunaklı. Ünlü yönetmenin daha düşük bütçeli filmler çektiği günlerine bakış için de güzel bir seçenek bu film, Brokeback Mountain'deki içtenliğin şans eseri olmadığının da göstergesi adeta.

Çok keyifli bir film, listeye eklenmesi tavsiye edilir!

IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.6


Çarşamba, Şubat 05, 2014

Film Günlüğü: Good Bye, Lenin!

Good Bye, Lenin! (2003)
Yönetmen: Wolfgang Becker
Senaryo: Bernd LichetenbergWolfgang Becker
Oyuncular: Daniel Brühl, Katrin Saß, Chulpan Khamatova
#1054

Uzun zamandır izlemek istediğim filmlerden biriydi Good bye, Lenin! Almanya'da duvarın yıkılmasından sonra toplumun değişimini bir ailenin hikayesi üzerinden anlatıyor. Kendisini sosyalizme adamış annesinin tam duvar yıkılmadan önce komaya girmesi ve çıktığında tekrar kalp krizi geçirmemesi için hala duvar varmış gibi davrandığı sanal dünyayı Alex'in gözünden izliyoruz. İnanılmaz tatlı ama bir o kadar da trajikomik bir hikaye bu. Önce değişmesini istediği sosyalist düzen gittikten sonra yaşanan değişimden hoşlanmayan ve artık ülkesi elinden alınmış gibi hisseden Alex'in annesi için yarattığı dünyaya kendisini ne kadar kaptırdığını görmek insanın içini burkuyor.

Alex rolündeki Daniel Brühl, çok sade ve çok gerçekçi bir oyunculuk sergilemiş, çok sevdim. Genel olarak tüm kadro güzel, izlemesi keyifli ancak bir diğer dikkat çeken Denis karakterinin tatlılığı. Yönetmenlik hevesi nedeniyle bu oyunda kendisine güzel bir rol bulan Denis, çektiği filmler ile Alex'in hikayesini destekliyor. Özellikle 2001: A Space Odyssey'e gönderme yapmaya çalıştığı düğün videosu sahnesi ve genel olarak tek izleyicisi olan Alex'in annesinin tepkilerine olan heyecanı çok tatlı.

Senaryo genel olarak öyle yerli yerinde ki, yönetmene de çok iş düşmemiş gibi hissettirdi filmde. Yine de heyecan yaratmak istenen her sahnede başarılı olduğunu da söylemek ve hakkını vermek gerekli.

Güldürmeyi de ağlatmayı da başaran trajikomik senaryosu, tatlı karakterleri ve gerçeğin içinde hayal gibi dünyasıyla Good bye, Lenin! bir ailenin hikayesinden çok daha fazlası, bir toplumun yansıması. Akılda kalan, insanın içine işleyen çok güzel anlara sahip bir film. Özellikle oyunun son perdesini annesiyle paylaşırken annesinin onu çok seven oğluna bakışları, unutulabilecek bir sahne değil. Hem o dönem ile ilgili bilgi edinmek isteyenlere, hem de keyifli zaman geçirmek isteyenlere önerilir. Benim kadar sulugöz iseniz, biraz ağlayabilirsiniz sonunda, uyarmadı demeyin.

IMDb Puanı: 7.8
Helin'in Puanı: 8



Pazar, Şubat 02, 2014

Film Günlüğü: The Sweet Hereafter

The Sweet Hereafter (1997)
Yönetmen: Atom Egoyan
Senaryo: Russel Banks (Roman), Atom Egoyan (Senaryo)
Oyuncular: Ian Holm, Sarah Polley
#957

The Sweet Hereafter, 14 çocuğun ölümü ile sonuçlanan trajik bir kaza sonrasında kasabaya gelen bir avukatın aileleri grup davasına ikna sürecini anlatıyor. Russel Banks'ın romanından uyarlanan filmde, bir yandan avukat Mitchell Stephens'in psikolojisini, dünyasını anlatıp, bu davayı almak istemesinin kişisel nedenlerini sorgulatırken, bir yandan da ailelerin ve kasabanın bu kayıp ile baş etmesini anlatıyor. Mükemmel aile diye bir şeyin olmadığı, her ailenin eksileri ve artılarının olduğu bu gerçekçi hikayede her görüntünün arkasında bambaşka hikayeler olduğunu anlatıyor. Filmde de dediği gibi böyle bir olaydan sonra tüm kasaba yeni kurallara sahip başka bir dünyada yaşıyor.

Kaza öncesinden görüntüler ve kaza gününden flashback sahneleri ile aile ilişkilerinin hem kaza öncesi hem de kaza sonrasını görmemizi sağlıyor. Gerçekçi bir dile sahip olan film, elindeki trajik malzemeye rağmen ağlatmak için gereksiz çabalara girmiyor. Ailelerin sırlarının da paylaşıldığı filmde, karakterlerin hayatla baş etme yöntemlerine, yasak ilişkilerine kapı aralığından bakmamızı sağlıyor. Bu sırlar ortaya çıkmasa da, dava süreçlerini ciddi anlamda etkiliyor, bu sayede karakterlerin neden bir sonraki tepkiyi verdiğini anlayabiliyoruz. Otobüsteki çocuklardan Nicole'un (Sarah Polley) yine otobüste hayatını kaybeden ikizlere okuduğu Fareli Köyün Kavalcısı harika bir gönderme, müthiş bir bütünleyici olmuş filmde.

Ian Holm'un gerçekçi oyunculuğu göz dolduruyor. Özellikle kızının arkadaşı ile denk geldiği uçak yolculuğundaki sahneler ile çocuklarını kaybeden Billy ile konuşurken kendi kızının hikayesine kayması ile monologa dönüşen sahne gerçekten iz bırakan cinsten. Her karakterin dengeli bir oyunculuk sergilediği filmde özellikle Sarah Polley öne çıkıyor. Babası ile yaşadığı ensest ilişkinin psikolojik boyutlarını, kazadan sonraki değişimleri bu ilişki çerçevesinde değerlendiren Nicole, her şeyin başlangıcı ve sonu oluyor.

Atom Egoyan'a En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında Oscar adaylığı getiren film, yönetmenin filmografisindeki en parlak iş. Usta bir oyuncu yönetimi dikkat çekiyor. Müzik seçimi yönetmenin Ermeni köklerini yansıtıyor, insanın içine işliyor.



Çok iyi karakter draması diyebileceğim The Sweet Hereafter, melankolik atmosferi ile insanın içine işliyor, izledikten sonra da sizinle kalıyor. Çok katmanlı karakterlere sahip bir film olduğu için, tekrar tekrar izlendiğinde daha da güzel olabilecek cinsten. Küçük Zoe'nin bakışları içime işledi, hala gözlerimin önünde. Ben çok etkilendim, etkilenmemenin de zor olduğunu düşünüyorum. İzlenecekler listesine eklenmeli.

IMDb Puanı: 7.8
Helin'in Puanı: 8.2

Olur da filmi izlemezseniz de, babası ile ilişkisi mahvolmuş küçük Zoe'nin ölümden dönme hikayesini mutlaka izleyin derim, buyrunuz:



Cumartesi, Şubat 01, 2014

Film Günlüğü: Mahpus

Mahpus (1973)
Yönetmen: Nejat Saydam
Senaryo: Safa Önal

Türkan Şoray'ın başrolünde oynadığı Mahpus, tek başına ayaklarının üzerinde duran, güçlü bir kadın olan Ümmühan'ın hikayesini anlatıyor. Ümmühan ailesini kaybettikten sonra kimi kimsesi kalmaz, tarlasında çalışıp, hayatını idame ettirir. Bir gün semt pazarında tezgah açtığında tanıştığı Selman'a tutulur Ümmühan, evlenirler. Selman'ın peşindeki kan davalılarını duyan Ümmühan, aşkının yaşaması uğruna öldürür belalılarını ve hapse girer. Başta hapiste olmasını dert etmez, aşkı için yapmıştır çünkü. Ancak Selman'dan haber kesilip, onun başkası ile evlendiğini duyunca, dünyası yıkılır ve intikam almaya karar verir.

Tam bir trajedi Mahpus. Güçlü bir kadının, özellikle 1973'lere göre feminist görülebilecek bir karakterin aşk ile mahvolmasını anlatıyor. Kalbinin izinden giden Ümmühan karakteriyle seyirciyi kendisine bağlıyor Türkan Şoray. 

Filmde her ne kadar ilk karelerdeki abartılı makyaj filmin doğallığını ve gerçekçiliğini zedelese, Ümmühan'ın içinden geçenleri seyirciye anlatabilmek için gereksiz dış ses kullanımları olsa da, dönemin filmleri düşünüldüğünde bunlara takılmamak gerekli. Safa Önal'ın kaleminden güzel bir senaryoya sahip, Altın Koza'da En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu'yu kazanmış, genel olarak özgün ve güzel bir film. Biraz ağlattığını da itiraf etmeli. Türk filmlerinde çok kolay ağlıyorum, bunu da kabul edeyim. Eski Türk filmlerini sevenlere tavsiye edilir. 

IMDb Puanı: 6.9
Helin'in Puanı: 7.4

Not: Mubi Türkiye'nin son zamanlarda güzel Türk filmi seçkileri eklemesi, beni çok mutlu etti. Türk sineması konusunda doyurucu seçenekler sağlıyor gerçekten, benden söylemesi.

Çarşamba, Ocak 29, 2014

Film Günlüğü: American Hustle

American Hustle (2013)
Yönetmen: David O. Russell
Senaryo: Eric Warren Singer, David O. Russell
Oyuncular: Christina Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence

Yılın en çok konuşulan filmlerinden biriyle karşınızdayım. Sinemada izlediğim Gravity dışında geleneksel Oscar seyirlikleri maratonuma da başlamış oldum. Mart ayına kadar tüm açıklarımı kapatıp, Oscar'ların tadını çıkarabilmek planım, aksi takdirde kimi tutacağını bilmeden eğlencesi çıkmıyor. Gravity ile ilgili yazımı da bu maraton arasına sıkıştırmayı planlıyorum bir süre sonra.

Gelelim David O. Russell'ın American Hustle'ına. The Fighter ile radarımıza giren Russell, geçtiğimiz yıl içten ve samimi romantik komedisi Silver Linings Playbook ile parlamıştı. Aldığı bir çok olumlu eleştiri sonrasında da Jennifer Lawrence'a Oscar ödülünü getirmişti. Bu yılki filminde de yine Lawrence ve Cooper'la çalışıyor gözde yönetmen hem de bu defa The Fighter'dan Amy Adams ve Christian Bale'i de kadrosuna ekleyerek.

Baş kahramanımız Irving Rosenfeld (Bale) kendi dünyasında başarılı bir düzenbaz. Bir partide tanıştığı Sydney(Adams)'e aşık oluyor ve hem aşk hem iş ortağı haline geliyorlar. Ancak genç ve hırslı FBI dedektifi DiMaso (Cooper)'a yakalanınca kendilerin kurtarmak için işbirliği yapıp FBI ile birlikte politikacıların peşine düşüyorlar.

American Hustle 70'lerden bir hayatta kalma hikayesi.  Hikayenin kahramanları olduklarından başka biri gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyor. Çok güzel, iyi yönetilmiş, etkileyici kamera çekimleri olan, kaliteli oyuncu kadrosuna sahip bir film. Kesinlikle sıkmıyor, keyifle izleniyor. Konusu biraz fazla Hollywood-vari, federaller ve zeki suçlular ile, ama işlenişi güzel. Bu türün en heyecanlı, en sürprizli örneği olmadığı kesin, (The Departed diye bi' film varken o biraz zor) ama farklı bir bakış açısı getirdiği de bir gerçek.

Oscar ödüllerinde tüm kadroya adaylık sağlayacak kadar karakter odaklı bir film American Hustle. Aksiyondan çok karakterleri odağına aldığı için, onların dertleri, birbirleri ile ilişkileri başrolü oynuyor. Her filmde farklı kiloda karşımıza çıkmasıyla ünlü Christian Bale, bu seriye bir de düzenbaz Irving Rosenfeld'i eklemiş. Christian Bale gibi yakışıklı bir adamı kel ve göbekli görmek pek sevimli olmasa da karakteri başarıyla canladırıyor, Irving çelişkileri ve çakallıklarıyla oldukça gerçekçi bir karakter olarak karşımızda. Bale'in en iyisi mi, ondan emin değilim, Oscar'larda adaylığına kesinlikle şikayet etmesem de paramı ona yatırmıyorum. Normalde hep sevimli rollerde görmeye alıştığımız Amy Adams ise bu defa seksapelini kullanan, yırtmaya niyetli bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Adams hem oyunculuğu hem de derin göğüs dekoltesi ile ilgiyi kendisine çekse de Irving'in çirkef karısı olarak Jennifer Lawrence o kadar parlamış ki, ekrana girdiği her sahneyi çalıyor. Kaprisleri, evde kendi kendine şarkı söyleyişi, ilgi arsızlığı, kuyruğuna basılınca yapabilecekleri ile en akılda kalan sahneler onun. Sevmemek imkansız gibi. Bradley Cooper'ın keyifli sahneleri olsa da çok etkilendiğim bir oyunculuğu yok açıkçası. SLP'de ne kadar beğendiysem kendisini o kadar umrumda olamadı.

Ne güzel bir sahnesin sen, o ne güzel dialoglar...

American Hustle ile yetenekli bir kadro ve iyi düşünülmüş, karakter odaklı bir senaryo ve hızlı bir kurgu var karşımızda, sıkılmanız olası değil. Beğendim, izlerken çok keyif aldım, tekrar izlemek isterim. Kaliteli dialogları ve etkileyici sahneleri ile David O. Russell senarist ve yönetmen olarak kalitesini konuşturmuş. Bir yandan da abartıldığı kadar var mı sorusu herkesin aklında, benim cevabım hayır. Filmden çıktığımda American Hustle'ın bu yılın Argo'su olduğunu düşündüm. Ben açıkçası 10 yıl sonra baktığımızda Argo'yu 2012'de çekilenler arasında tavsiye edeceğimiz ilk filmler arasında göremiyorum. Televizyonda defalarca verilecek, genel bir beğeni toplayacak ama bir başyapıt değil. Kaliteli bir film. Yılın en iyi filmi? Pek değil. Burada da benzer bir durum var sanki. Bir yandan da Silver Linings Playbook'un hala daha iyi bir film olduğunu düşünüyorum. American Hustle'da SLP'deki ruh yok sanki, çok fazla çaba/para harcanmış gibi kategori atlamak için ama sonunda biraz karmaşa yaratmış perdede, bir şeyler eksik kalmış. İzlediğinizde eminim ki neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bu film kesinlikle kötü demek olmasa da, bekleneni vermedi benim için. Daha az beklenti ile çok daha keyif alabilirdim sanki.

American Hustle bu yılın mutlaka izlenmesi gereken filmlerinden. Sadece kıyafetleri ve kadrosu için bile hak ediyor seyredilmeyi, ki senaryosu ve komedi/suç ikilisini bir arada bulmanın güzelliği de yanında cabası. Jennifer Lawrence'a biraz daha aşık olmak ve kat ettiği yolu görmek için bile izlenir. Bu yüzden fragman yerine ufak bir JLaw sahnesi ile bitiriyorum yazıyı. Keyifli seyirler!

IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5




Salı, Kasım 19, 2013

Film Günlüğü: All Is Lost

All Is Lost (2013)
Yönetmen: J.C. Chandor
Oyuncu: Robert Redford

Bu yıl Oscar listelerinde özellikle En İyi Erkek Oyuncu dalında en iddialı filmlerden biri olarak konuşulan All Is Lost için bir insanın doğa ile savaşı diyebiliriz. Yani aslında geçen yıl Life of Pi ile bu yıl da Gravity ile iddialı filmler çıkaran konseptin başka bir örneği. Hollywood'un çok sevdiği konseptlerden olsa da, bu film diğerlerine çok da fazla benzemeyen yönlere sahip, daha deneysel. Aslında Gravity ne kadar alt metin vermeye çalışıyor ve karakter arka planına dayanıyorsa, bu film o kadar sade, o kadar kişisellikten uzak.

Tek kişilik dev kadro olarak Robert Redford'un başrolde olduğu filmde, yelkenlisi bir yük konteynırına çarparak büyük bir yara alan (hiç bir zaman adını öğrenemediğimiz) adamımızın bu olaydan sonra çıkan fırtına ile birlikte okyanusun ortasında yaşadığı ölüm kalım savaşını izliyoruz. Güzelliği ise ne arka plan hikayesi, ne hayatta kalmasına sebep olan bir aşk, çocuk gibi bir duygusal yöne bağlamaması. Bu adam herhangi biri, sadece insani içgüdüleri ile de hayatta kalmak istiyor olabilir, aslında hayata tutunmasına sebep olan insanlar da olabilir. Filmin en etkili yanı aslında bu gerçekçiliği, daha fazlasına ihtiyacımız yok.

Öncelikle bu tarz filmlerin en büyük klişesi olan köpek balığı tehlikesi olayına girmediği için J.C. Chandor'a teşekkür etmem gerekli! Yönetmen karakteri gereksiz kendi kendine konuşma sahnelerine de sürüklemediği için neredeyse hiç konuşma yok filmde, zaten senaryosu da bu yüzden sadece 32 sayfa tutmuş! Bu nedenle de karakterin tüm hislerini mimikleri ile aktarmasına rağmen abartısız ama etkileyici bir oyunculuk sergileyen Robert Redford'un ödüllerde bu kadar adının geçmesi doğal. Gereksiz tepkiler vermeden, yaşamı gözlerinin önünden geçmeden ve işi isyan ve duygu sömürüsüne bağlamadan yaşamda kalmaya çalışan çok gerçekçi bir karakter var karşımızda. Yaşamda kalmaya çalışmakla o kadar meşgul ki, bu gereksiz hikaye anlatımlarına zaman ayırmıyor. Redford karakterinin tüm savaşını o kadar iyi yansıtmış ki, filmden çıktığımda ben hayatta kalmaya çalışmış gibi yorgun hissettim. Redford'un bu yaşta bu kadar aktif bir rolü çok iyi kaldırdığını da not etmek gerekli. Yılın en iyisi mi, henüz bilemeyeceğim ama kesinlikle iddialı.



Görsel yönetimi çok iyi. Bazı yerlerde Redford'un karakteri gibi çevreyi göremiyor olmamız, fırtınada yön duygumuzu kaybettirecek kadar iyi sahneler filmi çok güçlendirmiş. Yerinde ve tadında kullanılmış müzikleri ile de dengeli bir film olmuş. İlk sahnelerde sıkıcı olabilir mi acaba dediysem de, fırtına başladıktan sonra gerilimi hiç düşürmeden devam etti. Filmin sonunun ise yoruma açık olduğunu düşünüyorum, aslında anladığımız kadar basit miydi, yoksa bir illüzyon muydu, aklıma takılmadığını söyleyemeyeceğim. Bu açıdan da doğru bir seçim yapmış diyebiliriz.

Hem Oscar ödüllerini takip açısından, hem de yılın iyi filmlerinden biri olması nedeniyle kaçırmamanızı tavsiye edeceğim bir film, ölüm kalım savaşı hikayesine getirdiği farklı ve cesur yaklaşım takdire şayan. 106 dakika olması ile de filmi gereksiz uzatmamış Chandor. Robert Redford'un da bu rolü ile adaylık almasını gönülden desteklediğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Sinemada izlemeniz etkisini daha da arttıracaktır. 

IMDb Puanı: 7.6
Helin'in Puanı: 7.5


Çarşamba, Mayıs 22, 2013

Film Günlüğü: The Great Gatsby

The Great Gatsby (2013)
Yönetmen: Baz Luhrmann
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton

Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :)

Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış.

Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar.

Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.

Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor.

Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı. 



Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri.

Romeo vs. Gatsby



Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.



Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş.  Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum.

Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil.

Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim.

Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler!

IMDb Puanı: 7.5
Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)



Cumartesi, Nisan 13, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: Yozgat Blues

Yozgat Blues (2013)
Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Senaryo: Tarık Tufan, Mahmut Fazıl Coşkun
Oyuncular: Ercan Kesal, Ayça Damgacı, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak

Blogda ilk defa bir Türk filmi yazıyor olabilirim. 

Çok fazla Türk filmi izlediğimi ya da izleyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bu biraz da sinemaya çok fazla gidemiyor ve çoğu filmi evde izliyor olmam, Türk filmlerini desteklemek amacıyla da vizyonda iken görmek istemem ile alakalı. Ama bu plan çok başarılı sonuç vermiyor ve sonunda yılın önemli filmlerini dahi izleyememiş oluyorum. 

Bu yılın ilki 32. İstanbul Film Festivali'nde izlediğim Yozgat Blues oldu. Hüzünlü bir gülümseme gibi bir film. İzleyiciyi güldürmeye çalışmazken, zorlamazken dahi kahkaha attırabiliyor, genelinde ise derin derin iç çekmeye neden oluyor. 

Filmdeki 4 oyuncu da harika ama en çok başrol oyuncusu, Yavuz karakteriyle sessiz ve sakin bir şekilde tüm duygularını bize yaşatmayı başaran Ercan Kesal öne çıkıyor. Zorlamadan o kadar çok şey anlatıyor ki, etkilenmemek imkansız. Filmin başrolünü paylaşan, My Marlon and Brando'dan tanıdığımız sevgili Ayşe Damacı da ondan aşağı kalmıyor, karakterinin arayış halini çok güzel bürünüyor. Kadın kuaförü olmak isteyen ama kendisine inanacak biri olmayan berberi oynayan Tansu Biçer ve taşra enteli Nadir Sarıbacak ta övgüyü hak ediyor. Karakterler o kadar gerçekçi, o kadar gerçek hayat hüznüyle sarmalanmış ama bir o kadar da mizahi ki, senaryonun ve kurgunun kalitesi her sahnede kendisini gösteriyor. 



Film boyunca tek bir şarkıyı defalarca duyuyoruz Fransızca şarkılar söylemek için Yozgat'a dek giden ikiliden, bu hem melankolik hem de ironik bir tat katmış filme. Şarkının filmin sonunda günlerce aklınızda kalması işten değil. Çoğu sahnenin görüntü yönetimi ve verdiği hisler o kadar iyi ki, beklemediğim kadar etkilenmiş olarak çıkmama neden oldular filmden. En akılda kalıcı olanlar;

Açılışta bir AVM'de Fransızca şarkılar söyleyen Yavuz,
Yürek burkan Neşe'nin yeni tabakları fark ettiği sahne, 
Yavuz bey'den çay yapma teknikleri,
Odaya giderken ışıkların tek tek açılması (bundan sonra otomatik ışıklarda kendini hatırlatacak bir sahne),
Yavuz'un Neşe'nin evlilik haberine aşırı sevinci,
Final sahnesi.



İlk filmi Uzak İhtimal'i çok merak edip bir türlü izleyemediğim yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun alacağını düşündüğüm tüm tebrikleri hak ediyor, en çok da senaryo açısından. Gönlüm aynı zamanda Ercan Kesal'ın bu mütevazı ama müthiş performansının ödüllerle donatılmasından yana, henüz diğer filmleri izlemesem de, bunun ödüllük bir performans olduğu kesin.

Film ile ilgili Mahmut Fazıl Coşkun'un Ekşi Sinema'daki röportajı için buraya.

Film vizyonda hak ettiği ilgiyi görmez muhtemelen ama, görülesi, kaliteli Türk filmlerinden. 
Her gün ekranda gördüğünüz popüler ünlüler oynamasa da, güzel bir iş var inanın ki, siz atlamayın, izleyin. 

Cuma, Nisan 05, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: Promised Land

Promised Land (2012)
Yönetmen: Gus Van Sant
Oyuncular: Matt Damon, Frances McDormand, John Krasinski 

32. İstanbul Film Festivali'ndeki 2. filmim Gus Van Sant'ın Promised Land'iydi. Büyük bir doğalgaz firmasının parlak satış görevlisi, firmasının arazilerinden kaya gazı çıkarmak istediği küçük bir kasabaya geldiğinde hayatını değiştiren olaylarla karşılaşır. Konusundan da belli olduğu gibi, büyük şirketler ile küçük kasaba insanlarının savaşı üzerine bir film. Senaryonun başrol oyuncuları Matt Damon ve John Krasinski tarafından yazıldığını atlamamak gerek.

Parlak satışçımız Steve Butler (Matt Damon) ve ortağı Sue (Frances McDormand) kasabaya geldiklerinde işleri beklediklerinden de kolay gidiyor, çünkü herkes gerçekten çocuklarının geleceği için paraya ihtiyaç duymakta ve kasabada işler pek yolunda değil. Ancak - dünya tatlısı 88 yaşındaki - Hal Holbrook'un karakteri Frank Yates ortalığı doğru soruları sorarak biraz karıştırıyor, işin risklerinden bahsediyor, hem de kasabayı bir oylamaya sürükleyerek işleri zorlaştırıyor. Bu esnada bunu duyan bir çevreci kente gelerek, Steve'in işini daha da zorlaştırıp kötü adam durumuna sokuyor.

Matt Damon oldukça gerçekçi bir portre çiziyor, yaptığı işe inandığı için iyi olan bir karakter Steve. Oturmayan şey, Steve bir idealist ve ilk sahnelerde görünene göre bunda çok iyi ama nedense bir zorlukla karşılaştığında yaptığı savunduklarının arkasında durmak yerine ben kötü adam değilim diyip durmak ve soru sorulduğunda cevap verememek. Kendine hiç güvenmiyor ve biraz batıyor göze. Bu kadar ne yaptığını bilmeyen bir idealist olur mu sorusunu sormadan edemiyor insan. Bu yüzden karakterin gelişiminin daha iyi olabileceği hissi yaratıyor. Frances McDormand rolünde gayet muhteşem ama az görünüyor, John Krasinski de öyle. En azından daha ne yaptıklarını biliyor gibiler.

---- Bu kısım sürpriz bozan içeriyor, dikkat ---- 

Özellikle filmin sonunun pek inandırıcı olmadığı söylemem gerekli. Limonata sahnesi aslında oradaki insanları çok güzel anlatan sade ve net bir sahne kesinlikle ama yine de iyi kalpli saf Steve, kötü kalpli şirket olayının bu kadar abartılı gösterilmeye çalışılması, yapılmak isteneni ucuzlatmış. Bu da filmi çok iyi bir eleştiri yapabilecekken, biraz havada bırakmış. Yaşasın iyilik kazandı, bak bir adamın değişmesi neler yaptı! bu gerçekçi konuya fazla Hollywood olmuş, çok daha iyi bir drama olabilirdi. Bi de o kızla olan kıvılcımı da ben mi göremedim sadece? Sözün özü, filmin son 10 hollywood dakikası, tüm güzelliğini mahvediyor.

---- Tehlike geçti, okumaya devam ---- 

Konusu güzel ve güncel, izlemesi keyifli. Sonunda ne olacağını merak ettiriyor, sıkılmadan izlenebilir bir film. İzlemek şart mı, pek değil.

IMDb Puanı: 6.4
Helin'in Puanı: 6.3



Perşembe, Nisan 04, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: The Place Beyond The Pines

The Place Beyond The Pines (2012)
Yönetmen: Derek Cianfrance
Oyuncular: Ryan Gosling, Bradley Cooper, Eva MendesDane DeHaan, Emory Cohen

------------  Sürpriz bozan yok vallahi ama kopya 
verdiysem sorumluluk kabul etmiyorum ------------

Merakla beklemekte olduğum filmlerden biri olan The Place Beyond The Pines, ya da filmi izlememe rağmen çok mana veremediğim Türkçe ismiyle Babadan Oğula, yönetmenin bir önceki filmi olan Blue Valentine'ı izleyenlerin bekleyeceği gibi gerçekçi ve acı bir film. Acıdan kastım duygu sömürüsü ya da arabesk hikayelerden ziyade, genel atmosferi ve senaryosu ile hayatın pek tatlı olmadığını sürekli yüzümüze çarpmasından. 

Film 3 karakterin çevresinde dönen 3 birbirinden farklı kesit gibi. İlk bölümde ana karakterimiz Luke (Ryan Gosling) bir tek gecelik ilişki sonrasında oğlu olduğunu öğrenen bir motorsiklet sürücüsü. Kendi babasının hayatında olmaması nedeniyle pek işleri yolunda gidememiş biri olduğu için, bunu oğlu yaşamasın diye kendine çeki düzen vermeye çalışıyor. Sonrasında da para ihtiyacı yüzünden banka soygunlarına başlıyor. Güzel bir anti-kahraman hikayesi çizerken, serseri ruhu ve soygun aksiyonları, motorsiklet sürüşü ile en heyecanlı bölümü sağlıyor. Filmi ilk gördüğümde Gosling'in Drive'daki karakterine çok yakın olduğunu düşünüp, kendini tekrarlar sanmıştım ama, Drive'daki net ve duygusuz karakterin yerine, kafası karışık ve duygusal bir yeni baba ile karşılaşıyoruz. Ryan'cım yine kendini aşmayı başarıyor. 

İkinci kısım ise onu yakalamaya çalışan tazecik polisimiz Avery (Bradley Cooper) çevresinde dönüyor. Avery'nin bölümü daha etik değerler çevresinde dönüyor, temposu daha düşük ve daha başka bir yönde. Bradley Cooper bence bu bölümü gayet güzel kotarmış, karakterinin çelişkilerini güzel aktarmış. Bu kısımda Ray Liotta'nın oynadığı kötü polis karakteri ise çok tanıdık, denecek söz yok orada :) 

Üçüncü kısım 15 yıl sonraya giderek Luke'un oğlunu merkeze alıyor. Burada Dane DeHaan'ın oynadığı Jason gayet başarılı, inanılmaz değil, ama etkileyici. Takip edilesi bir arkadaş, gelecek gördüm kendisinde. Avery'nin oğlu AJ'i oynayan Emory Cohen sinir bozucu karakterine çok iyi girmişti ve gerçekten sinirimi bozmayı başardı. Şöyle bi sağlam dayak yiyemedi, o biraz içimde kaldı. 15 yılın sonunda Eva Mendes ise resmen çökmüş, gören nine oldu zannedecek. Pek sevmem kendisini, oyunculuğu gayet iyi filmde ama kalbimi de parçalayamadı. İlk defa Avery ile karşılaştığı sahnede onun da yüzünü görebilseydik, o zaman bir adım öne çıkabilirdi, iyi bir fırsat kaçmış bence. 

Film sert, duygusal drama değil daha ziyade sinir bozucu derecede gerçekçi drama. Beklediğimden daha az Ryan Gosling, daha fazla Bradley Cooper vardı, ama şikayet etmeyeceğim tabii bundan. Zira Ryan Gosling kısa sürede pek iyi iş çıkarmış, en etkileyici oyuncluklarından birini izliyoruz. Yıldızı 2011'de 3 iyi film ile gözlerimizi alan Ryan Gosling'i Silver Linings Playbooks ile drama da oynayabiliyorum aslında ben diyerek bu senenin altın çocuğu olan Bradley Cooper'la beraber görmek keyifli. 

Yılın izlenmesi gereken filmlerinden olduğu kesin, kaliteli drama. Ryan Goslin yaptığı açıklama ile bir süre oyunculuğa ara vereceğini söylediği için özlememek adına da izlenebilir. Film biraz uzun (3 film gibi), ama değiyor zamanınıza, bittiğinde kendinizi biraz mutsuz bulabilirsiniz, korkmayın, sakin olun, bir Derek Cianfrance izlediniz. Kötü hissederseniz bir önceki yazımda bahsettiğim Wreck-It Ralph ile moralinizi düzeltebilirsiniz.

Çok konuşmuşum yine, buraya dek okuduysanız, bence izleyin de boşa gitmesin. 

IMDb Puanı: (Bence daha yeterince puanlanmamış ama) 7.8
Helin'in Puanı: 8.0

Fragmansız terk etmem buraları.



Pazartesi, Kasım 05, 2012

Film Günlüğü: Grave Of The Fireflies

Grave of The Fireflies (1988)
#787
Yönetmen: Isao Takahata

Grave of The Fireflies bunca zamandır neden izlenecekler listemde değilmiş diye şaşırdığım bir film, nasıl olmuşsa atlamışım, listemde bile yoktu, şans eseri denk geldim ve izledim. Uzun zaman etkisi silinmeyecek filmlerden. Hem de bir Studio Ghibli filmi olmasından kaliteli anime kokusunun burnumuza gelmiş olması gerekiyor, güzel olacağından şüphe duymaya gerek yok :)

Film, 2. Dünya Savaşı'nda hayatta kalmaya çalışan iki kardeşi anlatıyor. Bu kardeşlerden biri biraz daha büyük olan abi Seita, biri ise küçük bir kız çocuğu olan Setsuko. Aslında daha filmin başında filmin sonunu söyleyenlerden, ancak biraz da gizliyor, nasıl oraya geldiğini, merakı koruyor. 

Filmin başında daha ailesiz kalan çocukların ümitle bekledikleri babalarından haber gelmeyeceğini havasından seziyorsunuz zaten. Sonrasında ise ergenlik çağındaki bir çocuğun tepkileri ve vicdansız ailelerin sonucunda, tek başlarına hayatta kalmaya çalışıyorlar. Gerçek bir hikayeden esinlenmiş film, ancak tamamen bağlı kalmamış hikayeye, spoiler olmasın diye detayını söylemek istemiyorum :)

İzleyenlerin benimle aynı görüşü paylaşacağına inandığım nokta; filmin en önemli silahı Setsuko karakteri. Karakter gerçekten o kadar 4 yaşında ki, sevmemek elde değil, sonra da kendi kardeşinmiş gibi benimsememek. Her ne kadar Burcu, Setsuko'ya olan hayranlığımı küçük kız karakterlerine olan zaafıma bağlasa da, ben bu karakterin yaratılmış en iyi çocuk karakterlerden biri olduğuna inanıyorum. Özellikle bu, savaştan kaçtıktan sonra abisi tarafından yaralanan bir yeri olup olmadığı sorulduğunda, terliğini kaybetmesine üzülmesinde insanın kalbine dokunacak derecede görülüyor. 

Aynı zamanda savaşın çocuklar üzerindeki etkisini, kardeşini sırtlamaya çalışan bir abinin yaşadığı trajediyi ve psikolojisini çok güzel gösteren bu filmi izleyip de ağlamayanlar gözüme gözükmesin. Ben saklamaya çalışa çalışa sessizce süzdürdüğüm gözyaşlarımı en sonunda dayanamayıp hüngür hüngür saldım, pişman değilim, yine izlersem yine yaparım. Kesin.

Biraz üzüleceğiniz kesin ama filmi izledikten sonra çevrenize bakışınızın değişeceği de bir o kadar öyle.  Çok keyifli bir akşamda değil de, yağmur, battaniye ve kahve eşliğinde 1 doz alınması önerilir. (Yağmur sesinden ağladığınızı çaktırmayabilirsiniz bile)

Helin'in Puanı: 8.8 (Beni saymayın kriter olarak bu filmde, duygusalım ben)
IMDb Puanı: 8.4

Sinefillere Not: Gerçek hayatta hikayenin böyle bitmediğini, daha acımasız olduğunu biliyorum, ben sevginin böyle bir şey olduğuna inanmaya devam etmek istiyorum. 1, 2, 3, Tıp.








Salı, Ağustos 28, 2012

Film Günlüğü: La Mome

La Mome (2007)
#1054
Yönetmen: Olivier Dahan
Oyuncular: Marion Cotillard, Sylvie Testud

Bahsetmemişimdir burada, biyografilere karşı inanılmaz bir zaafım var. Bambaşka hayatları, seçimlerini, hikayelerini izlemek, ayrı bir keyif veriyor bana. Bir de bu inanılmaz hikayelerin gerçek olduğunu bilmenin tadı ise bambaşka, etkisi bir kaç katına çıkıyor sanki. Bu nedenle de bu filmlerin/kitapların yeri bende ayrı.

Bu filmlerden biri olan La Mome, bir başka adıyla La Vie En Rose, Edith Piaf'ın hayatını anlatan Oscar ödüllü bir film. Filmi izledikten sonra diğer adayları bilmememe rağmen Marion Cotillard'ın almasını canı gönülden istediğimi ve aldığında kendim ödül almışcasına mutlu olduğumu söylemem gerekli. The Dark Knight Rises'daki biraz zorlama rolü haricinde şu ana dek beni oyunculuğuyla gerçekten etkilemiş biri, favorilerimden.

Fransız bir oyuncu için Edith Piaf'ın hayatını oynamak ve bununla uluslararası ödül almak bir ayrıcalık olsa gerek. Hikayesi gerçekten olağandışı Edith'i o kadar var etmiş, o kadar ona bürünmüş ki Cotillard, etkilenmemek elde değil, hakkını veriyor gerçekten. Yaşlılık sahneleri, en çok eğlendiği anda bile sürekli üzerindeki o hüzün hali, makyajı, mimikleri ile eksiksiz bir karakter oluşturulmuş. Karışık hikaye anlatımına rağmen Edith'in en önemli anlarını anlamaya yardımcı oluyor ve karakterini oluşturan tüm taşları ortaya döküyor. Mikrofonun önünde devleşmesi, şarkı söyleyerek var olması etkileyici bi kaç noktası sadece hikayenin, düşüşü, hayatını giderek mahvedişi bambaşka bir köşesi.

Hikayesi o kadar etkileyici ki, bittiğinde yumruk yemiş gibi oluyorsunuz. İnanılmaz bir yeteneğin acı hayatı, en büyük düşüşleri, henüz 40 küsüründe iken 60 gibi göstermesi... Hikayesini hiç bilmeyenleri buradan sonraki spoiler içerikleri konusunda uyarmadı demeyin: Gerçekten filmi izlerken hayatının aşkı, zamanının en ünlü boksörü Marcel'in ölümünü öğrendiği sahne beni o kadar etkiledi ki, Oscar alırken o sahne geldi gözlerimin önüne, işte bu sahne dedirtti bana çıtayı o kadar yükselten. Filmin tamamında oyunculuk harika, ama bir o sahne bir de Je Ne Regrette Nien'i ilk söylediği an insanın midesinde bir taş gibi kalıyor. Marion Cotillard da çok etkilenmiş olmalı ki geçtiğimiz yıl doğan oğlunun adını Marcel koydu :)

Aynı zamanda senaryoda da parmağı olan Oliver Dahan sahneleri birbirine karmaşaya rağmen bağlama ve hikayeyi en iyi şekilde anlatma konusunda başarılı, özellikle Piaf'ın hislerini atmosfer ile birleştirerek görselleştirme, yakın çekimleri ve çevresinin gözünden de gösterme konusunda gayet iyi. Cotillard olmasa bu kadar etkileyici olur muydu, ondan emin değilim.

Filmin müziklerinden bahsetmeye gerek yok, Edith Piaf'ın hayatından bahsediyoruz :) Film bittikten sonra en az 1 hafta Edith Piaf dinleyeceğiniz konusunda uyarımı da yapayım! Milord'u kaç defa dinlediğimi sayamamıştım ben şahsen, Je Ne Regrette Nien'i hiç sayamam.

İzlettiğim insanlar tepki gösterdiler filmin etkisi nedeniyle bana, çok mutlu bir film olmadığını belirtmek gerekli ama böylesi bir hikayeyi izlememek gerçekten büyük eksiklik olurdu.

IMDb Puanı: 7.6
Helin'in Puanı: 8.2 (Puanın çoğu Marion'a!)

Buyrunuz fragman, maksat biraz ne anlattığım gözünüzde canlansın;




Pazartesi, Ağustos 27, 2012

Film Günlüğü: Breaking The Waves

Breaking The Waves (1996)
#910
Yönetmen: Lars Von Trier
Oyuncular: Emily Watson, Katrin Cartlidge, Stellan Skarsgård

Lars Von Trier'in sinemasına her izlediğim filmde daha çok hayran oluyorum. Henüz izlemediğim çok filmi var sırada, ama kesinlikle en sevdiğim yönetmenler listesinde üst sıralara oynuyor her yeni film ile birlikte.

Breaking The Waves bir aşk filmi. Öylesine aşk filmi ki, bu aşkın saflığına inanası gelmiyor insanın. Buradan öyle kolay izlenecek popcorn filmi olduğu da sanılmasın, izlerken insanı oldukça sarsan, bir çok konu hakkında (din, toplum baskısı, cinsellik) tekrar tekrar düşündüren bir film.

Filmin çekimleri bir el kamerası ile gerçekleştirmesine rağmen, filmin güzelliğinde en ufak bir gölge yok. Gerçek bir hikaye anlatımı ile karşı karşıyayız. Duyguların en güzel, en derin halde anlatılabilmesi için çılgın bütçelere ve tekniklere ihtiyaç olmadığının en güzel kanıtı olabilir Dalgaları Aşmak. Doğallık etkileyiciliğini azaltmak yerine arttırmış.

Konusu ise şöyle; Bess kapalı bir toplumda minik bir kasabada yetişmiş, yarı akıllı kabul edilen bir kadın. Bir gün dışarıdan birine aşık oluyor ve izin alarak çook sevgili Jan'ı ile evleniyor. Ancak Jan uzakta bir petrol tesisinde çalışıyor, hem de denizin ortasında. Bess sürekli eve dönmesi için dua ederken, Jan bir kaza sonucu eve dönüyor, ama yatalak olarak. Bundan sonrası Jan'ın Bess'i kendisine olan aşkından serbest kılabilmek yaptığı akıl almaz oyunlar/istekler ile Bess'in suçlulukla birlikte daha da akıl almaz hale gelen aşkı ile ilerliyor. Bess karakterine can veren Emily Watson o kadar muhteşem bir oyunculuk sergiliyor ki, içinize işliyor. Tüm yan karakterler de üzerlerine düşenden çok fazlasını ortaya koyuyor, özellikle de Dodo rolündeki Katrin Cartlidge, ancak Bess o kadar göz alıcı ki, onları bile sönük bırakıyor. Bess'e hayattaki yeteneğinin ne olduğu sorulduğunda verdiği cevap; inanabilirim. Tüm karakteri özetlemeye yetiyor.

Filmin soundtrack'i ise o kadar güzeldi ki, elim sürekli telefona gitti, şarkıların ne olduğunu anlamak için. Her biri yerine cuk diye oturan bölüm geçiş şarkılarını indirip defalarca dinleyebilirsiniz. Hikaye anlatımının önemli noktalarından da biri, filmi kitap gibi bölerek anlatmış olması Trier'in. Biraz ders havası var, anlatım konusunda.

Yazdıkça yazabilirim film hakkında ama çok baymayayım ki, filmi izlemekten vazgeçmesin bunu okuyanlar. Çok etkileyici bir film, tavsiye edilir!

Aşağıda filmin fragmanı yerine tüm bölüm başında çalan şarkıların yer aldığı bir video paylaşasım geldi, bunu filmin sonrasında tekrar dinleyenler tadından yenmez bulacak!


IMDb Puanı: 7.8
Helin'in Puanı: 8.9 (Biraz torpil geçmiş olabilirim, hakkım saklıdır!)

Pazartesi, Mayıs 07, 2012

Film Günlüğü: The Help


The Help (2011)
Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular:  Emma StoneViola DavisOctavia SpencerBryce Dallas Howard, Jessica Chastain

Geçtiğimiz yılın filmleri arasında en keyifle izlediğim ve önerdiğim film oldu The Help. Belki beklentisizce izlemem, belki güçlü kadın karakterlerin hikayeyi bu kadar zengin hale getirişi, belki hikayenin etkisi, belki hem şaşırtan hem de sinir bozan detaylar, nedeninden emin değilim. Geçenlerde anneme izleteceğim diye açınca, kalkamadım başından ve tekrar izledim, yazmam gerekliymiş anladım.

Hikayemiz Mississippi'de küçük bir kasabada yaşayan ama büyük bir yazar olmak isteyen kızımız Skeeter'ın zenci hizmetlilerin hikayesini dinleme çabası ile başlıyor. Bu hikayeyi yazmaya çalışırken ise hizmetçilerin dünyasını, büyüttükleri çocukları ve annelerini, onların dünyasını görebiliyoruz.

Filmin en harika olan kısmı, hikayeyi sürekli Skeeter'ın çevresinde tutmaması ve muhteşem yan karakterlerin (ki aslında baktığınızda ana karakter olabilecek güçteler filmde) filmi bir üst seviyeye taşıyor olması. Aldığı En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar ödülünü bence sonuna kadar hak eden Octavia Spencer, filmin şüphesiz yıldızı. Sırf toplumda saygı kazamayı başarmış birinin onu sevmemesi yüzünden manasızca dışlanan Celia Foote karakterine de bayıldım, hikayeyi filmdeki diğer beyaz kadınların tüm manasız hareketlerini anlayamayan başka bir beyazın gözünden vermesi açısından güzel olmuş.The Village'dan hatırlayabileceğiniz ve yakın zamanda 50/50'de de oynayan Bryce Dallas Howard'a anlayışsız, kendini beğenmiş rolü gayet yakışmış. Katı ve anlayışsız dünyasının sarsılmasını ve sonrasında yaşadığı buhranı iyi vermiş bence ve filmde adı geçmesi gereken oyunculardan biri.

Emma Stone'un dadısı olan Constantine hikayesi, toplum baskısı ve yönünün nelere sebep olduğunu göstermesi açısından en etkilisi sanırım aynı zamanda filmin en dokunaklı hikayesi. Filmdeki başka bir detay ise, toplumun ne düşündüğünü sürekli düşünen kadınların bir türlü kendi kızlarını düşünemiyor oluşu. Tamamen dadılara bıraktıkları çocukların sevildiğini hissetmemesi, onları oldukları gibi seven dadılarını anne gibi görmeleri, annesi tarafından sevilmeyen bir çocuğun hisleri çok güzel bezemiş hikayeyi.

Güldürüyor, ağlatıyor, düşündürüyor. Bence üçünü birden iyi yapabilen filmlerin hakkını vermek gerekli bu nedenle kaçırılmamalı. Hem keyifle vakit geçireceğiniz kadar hafif hem de sonrasında etkisini bir süre üzerinde hissedeceğiniz kadar ağır bir film. Buyrun fragman ile başbaşa bırakıyorum sizleri;


Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...