Mistaken for Strangers (2013)
Yönetmen: Tom Berninger
Indie Rock grubu The National'ın solisti Matt, kardeşini turnede yardımcısı olmak için çağırır. Kardeşi Tom da bunu sanatsal bir fırsat olarak görür ve grubun turnesi ile ilgili bir film yapmaya karar verir. Bu belgesel tadındaki çalışma, ilerledikçe aslında iki kardeş arasındaki ilişkinin dökümüne döner.
Pek beklentisiz gittiğim filmden aslında The National'ı normalde tanımıyor oluşum nedeniyle pek keyif de alamayacağımı düşünüyordum, yanıldım. Sıkılmak bir yana, film boyunca gülümsetti, yer yer güldürdü. Tom'un sorumsuz ama komik hali, abisinin onun tavırlarına olan tepkileri, ilerleyen kısımlarda abisi ile olan ilişkisini ve ailedeki yerlerini sorgulaması, filmi yaratma sürecini takip edişimiz klasik bir müzik belgeselinden uzaklaştırıyor. İnanılmaz samimi bir abi - kardeş filmine dönüyor. Başarılı bir kardeşin, sorumsuz ve belirgin bir başarısı olmayan küçük kardeşi olmak diyebiliriz filmin konusu için.
Tabii ki konser görüntüleri, müzikleri ile de 75 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım. Güzel bir festival açılışı oldu benim için!
Helin'in Puanı: 6.5
Koşturmaca içerisinde yaşarken, yaşamak için verilen molalarda aklımdan geçenler... Günlük tatiller benim için.
2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Şubat 19, 2014
Çarşamba, Ocak 29, 2014
Film Günlüğü: American Hustle
American Hustle (2013)
Yönetmen: David O. Russell
Senaryo: Eric Warren Singer, David O. Russell
Oyuncular: Christina Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence
Yılın en çok konuşulan filmlerinden biriyle karşınızdayım. Sinemada izlediğim Gravity dışında geleneksel Oscar seyirlikleri maratonuma da başlamış oldum. Mart ayına kadar tüm açıklarımı kapatıp, Oscar'ların tadını çıkarabilmek planım, aksi takdirde kimi tutacağını bilmeden eğlencesi çıkmıyor. Gravity ile ilgili yazımı da bu maraton arasına sıkıştırmayı planlıyorum bir süre sonra.
Gelelim David O. Russell'ın American Hustle'ına. The Fighter ile radarımıza giren Russell, geçtiğimiz yıl içten ve samimi romantik komedisi Silver Linings Playbook ile parlamıştı. Aldığı bir çok olumlu eleştiri sonrasında da Jennifer Lawrence'a Oscar ödülünü getirmişti. Bu yılki filminde de yine Lawrence ve Cooper'la çalışıyor gözde yönetmen hem de bu defa The Fighter'dan Amy Adams ve Christian Bale'i de kadrosuna ekleyerek.
Baş kahramanımız Irving Rosenfeld (Bale) kendi dünyasında başarılı bir düzenbaz. Bir partide tanıştığı Sydney(Adams)'e aşık oluyor ve hem aşk hem iş ortağı haline geliyorlar. Ancak genç ve hırslı FBI dedektifi DiMaso (Cooper)'a yakalanınca kendilerin kurtarmak için işbirliği yapıp FBI ile birlikte politikacıların peşine düşüyorlar.
American Hustle 70'lerden bir hayatta kalma hikayesi. Hikayenin kahramanları olduklarından başka biri gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyor. Çok güzel, iyi yönetilmiş, etkileyici kamera çekimleri olan, kaliteli oyuncu kadrosuna sahip bir film. Kesinlikle sıkmıyor, keyifle izleniyor. Konusu biraz fazla Hollywood-vari, federaller ve zeki suçlular ile, ama işlenişi güzel. Bu türün en heyecanlı, en sürprizli örneği olmadığı kesin, (The Departed diye bi' film varken o biraz zor) ama farklı bir bakış açısı getirdiği de bir gerçek.
Oscar ödüllerinde tüm kadroya adaylık sağlayacak kadar karakter odaklı bir film American Hustle. Aksiyondan çok karakterleri odağına aldığı için, onların dertleri, birbirleri ile ilişkileri başrolü oynuyor. Her filmde farklı kiloda karşımıza çıkmasıyla ünlü Christian Bale, bu seriye bir de düzenbaz Irving Rosenfeld'i eklemiş. Christian Bale gibi yakışıklı bir adamı kel ve göbekli görmek pek sevimli olmasa da karakteri başarıyla canladırıyor, Irving çelişkileri ve çakallıklarıyla oldukça gerçekçi bir karakter olarak karşımızda. Bale'in en iyisi mi, ondan emin değilim, Oscar'larda adaylığına kesinlikle şikayet etmesem de paramı ona yatırmıyorum. Normalde hep sevimli rollerde görmeye alıştığımız Amy Adams ise bu defa seksapelini kullanan, yırtmaya niyetli bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Adams hem oyunculuğu hem de derin göğüs dekoltesi ile ilgiyi kendisine çekse de Irving'in çirkef karısı olarak Jennifer Lawrence o kadar parlamış ki, ekrana girdiği her sahneyi çalıyor. Kaprisleri, evde kendi kendine şarkı söyleyişi, ilgi arsızlığı, kuyruğuna basılınca yapabilecekleri ile en akılda kalan sahneler onun. Sevmemek imkansız gibi. Bradley Cooper'ın keyifli sahneleri olsa da çok etkilendiğim bir oyunculuğu yok açıkçası. SLP'de ne kadar beğendiysem kendisini o kadar umrumda olamadı.
American Hustle ile yetenekli bir kadro ve iyi düşünülmüş, karakter odaklı bir senaryo ve hızlı bir kurgu var karşımızda, sıkılmanız olası değil. Beğendim, izlerken çok keyif aldım, tekrar izlemek isterim. Kaliteli dialogları ve etkileyici sahneleri ile David O. Russell senarist ve yönetmen olarak kalitesini konuşturmuş. Bir yandan da abartıldığı kadar var mı sorusu herkesin aklında, benim cevabım hayır. Filmden çıktığımda American Hustle'ın bu yılın Argo'su olduğunu düşündüm. Ben açıkçası 10 yıl sonra baktığımızda Argo'yu 2012'de çekilenler arasında tavsiye edeceğimiz ilk filmler arasında göremiyorum. Televizyonda defalarca verilecek, genel bir beğeni toplayacak ama bir başyapıt değil. Kaliteli bir film. Yılın en iyi filmi? Pek değil. Burada da benzer bir durum var sanki. Bir yandan da Silver Linings Playbook'un hala daha iyi bir film olduğunu düşünüyorum. American Hustle'da SLP'deki ruh yok sanki, çok fazla çaba/para harcanmış gibi kategori atlamak için ama sonunda biraz karmaşa yaratmış perdede, bir şeyler eksik kalmış. İzlediğinizde eminim ki neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bu film kesinlikle kötü demek olmasa da, bekleneni vermedi benim için. Daha az beklenti ile çok daha keyif alabilirdim sanki.
American Hustle bu yılın mutlaka izlenmesi gereken filmlerinden. Sadece kıyafetleri ve kadrosu için bile hak ediyor seyredilmeyi, ki senaryosu ve komedi/suç ikilisini bir arada bulmanın güzelliği de yanında cabası. Jennifer Lawrence'a biraz daha aşık olmak ve kat ettiği yolu görmek için bile izlenir. Bu yüzden fragman yerine ufak bir JLaw sahnesi ile bitiriyorum yazıyı. Keyifli seyirler!
IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5
Yönetmen: David O. Russell
Senaryo: Eric Warren Singer, David O. Russell
Oyuncular: Christina Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence
Yılın en çok konuşulan filmlerinden biriyle karşınızdayım. Sinemada izlediğim Gravity dışında geleneksel Oscar seyirlikleri maratonuma da başlamış oldum. Mart ayına kadar tüm açıklarımı kapatıp, Oscar'ların tadını çıkarabilmek planım, aksi takdirde kimi tutacağını bilmeden eğlencesi çıkmıyor. Gravity ile ilgili yazımı da bu maraton arasına sıkıştırmayı planlıyorum bir süre sonra.
Gelelim David O. Russell'ın American Hustle'ına. The Fighter ile radarımıza giren Russell, geçtiğimiz yıl içten ve samimi romantik komedisi Silver Linings Playbook ile parlamıştı. Aldığı bir çok olumlu eleştiri sonrasında da Jennifer Lawrence'a Oscar ödülünü getirmişti. Bu yılki filminde de yine Lawrence ve Cooper'la çalışıyor gözde yönetmen hem de bu defa The Fighter'dan Amy Adams ve Christian Bale'i de kadrosuna ekleyerek.
Baş kahramanımız Irving Rosenfeld (Bale) kendi dünyasında başarılı bir düzenbaz. Bir partide tanıştığı Sydney(Adams)'e aşık oluyor ve hem aşk hem iş ortağı haline geliyorlar. Ancak genç ve hırslı FBI dedektifi DiMaso (Cooper)'a yakalanınca kendilerin kurtarmak için işbirliği yapıp FBI ile birlikte politikacıların peşine düşüyorlar.
American Hustle 70'lerden bir hayatta kalma hikayesi. Hikayenin kahramanları olduklarından başka biri gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyor. Çok güzel, iyi yönetilmiş, etkileyici kamera çekimleri olan, kaliteli oyuncu kadrosuna sahip bir film. Kesinlikle sıkmıyor, keyifle izleniyor. Konusu biraz fazla Hollywood-vari, federaller ve zeki suçlular ile, ama işlenişi güzel. Bu türün en heyecanlı, en sürprizli örneği olmadığı kesin, (The Departed diye bi' film varken o biraz zor) ama farklı bir bakış açısı getirdiği de bir gerçek.
Oscar ödüllerinde tüm kadroya adaylık sağlayacak kadar karakter odaklı bir film American Hustle. Aksiyondan çok karakterleri odağına aldığı için, onların dertleri, birbirleri ile ilişkileri başrolü oynuyor. Her filmde farklı kiloda karşımıza çıkmasıyla ünlü Christian Bale, bu seriye bir de düzenbaz Irving Rosenfeld'i eklemiş. Christian Bale gibi yakışıklı bir adamı kel ve göbekli görmek pek sevimli olmasa da karakteri başarıyla canladırıyor, Irving çelişkileri ve çakallıklarıyla oldukça gerçekçi bir karakter olarak karşımızda. Bale'in en iyisi mi, ondan emin değilim, Oscar'larda adaylığına kesinlikle şikayet etmesem de paramı ona yatırmıyorum. Normalde hep sevimli rollerde görmeye alıştığımız Amy Adams ise bu defa seksapelini kullanan, yırtmaya niyetli bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Adams hem oyunculuğu hem de derin göğüs dekoltesi ile ilgiyi kendisine çekse de Irving'in çirkef karısı olarak Jennifer Lawrence o kadar parlamış ki, ekrana girdiği her sahneyi çalıyor. Kaprisleri, evde kendi kendine şarkı söyleyişi, ilgi arsızlığı, kuyruğuna basılınca yapabilecekleri ile en akılda kalan sahneler onun. Sevmemek imkansız gibi. Bradley Cooper'ın keyifli sahneleri olsa da çok etkilendiğim bir oyunculuğu yok açıkçası. SLP'de ne kadar beğendiysem kendisini o kadar umrumda olamadı.
Ne güzel bir sahnesin sen, o ne güzel dialoglar...
American Hustle ile yetenekli bir kadro ve iyi düşünülmüş, karakter odaklı bir senaryo ve hızlı bir kurgu var karşımızda, sıkılmanız olası değil. Beğendim, izlerken çok keyif aldım, tekrar izlemek isterim. Kaliteli dialogları ve etkileyici sahneleri ile David O. Russell senarist ve yönetmen olarak kalitesini konuşturmuş. Bir yandan da abartıldığı kadar var mı sorusu herkesin aklında, benim cevabım hayır. Filmden çıktığımda American Hustle'ın bu yılın Argo'su olduğunu düşündüm. Ben açıkçası 10 yıl sonra baktığımızda Argo'yu 2012'de çekilenler arasında tavsiye edeceğimiz ilk filmler arasında göremiyorum. Televizyonda defalarca verilecek, genel bir beğeni toplayacak ama bir başyapıt değil. Kaliteli bir film. Yılın en iyi filmi? Pek değil. Burada da benzer bir durum var sanki. Bir yandan da Silver Linings Playbook'un hala daha iyi bir film olduğunu düşünüyorum. American Hustle'da SLP'deki ruh yok sanki, çok fazla çaba/para harcanmış gibi kategori atlamak için ama sonunda biraz karmaşa yaratmış perdede, bir şeyler eksik kalmış. İzlediğinizde eminim ki neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bu film kesinlikle kötü demek olmasa da, bekleneni vermedi benim için. Daha az beklenti ile çok daha keyif alabilirdim sanki.
American Hustle bu yılın mutlaka izlenmesi gereken filmlerinden. Sadece kıyafetleri ve kadrosu için bile hak ediyor seyredilmeyi, ki senaryosu ve komedi/suç ikilisini bir arada bulmanın güzelliği de yanında cabası. Jennifer Lawrence'a biraz daha aşık olmak ve kat ettiği yolu görmek için bile izlenir. Bu yüzden fragman yerine ufak bir JLaw sahnesi ile bitiriyorum yazıyı. Keyifli seyirler!
IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5
Salı, Ocak 28, 2014
Film Günlüğü: Enough Said
Enough Said (2013)
Yönetmen: Nicole Holofcener
Senaryo: Nicole Holofcener
Oyuncular: Julia Louis-Dreyfus, James Gondolfini
Pazar keyfi yaparken ne izleyeceğini bulamayanlar, iş çıkışı çok yorulmadan film keyfi yapmak isteyenler için bu yazı. Geçtiğimiz yılın en samimi, en insanın içini ısıtan filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Enough Said'i paylaşmak istedim.
Boşanmış ve üniversiteye gitmek üzere olan bir kıza sahip olan masör Eva'nın uzun zamandır aşk hayatında kayda değer bir gelişme de olmuyor. Artık kimseden hoşlanamadığını düşünmeye başlayan Eva, bir partide aslında pek de tipi olmayan Albert ile tanışıyor. Hiç beklemediği bir şekilde Albert'dan hoşlanıyor ve çok doğal işleyen olaylar sonrasında Albert ile bir ilişkiye yelken açıyor. Ancak kısa bir süre sonra Albert'ın eski karısının müşterilerinden biri olduğunu fark ediyor ve işler biraz karışıyor.
Öncelikle sözü muhteşem Julia Louis-Dreyfus'tan açalım. Abartılı davranmadan güldürmeyi başaran çok başarılı bir komedyen Louis-Dreyfus. Seinfeild sonrasında New Adventures of Old Christine'den ya da şimdilerde Veep'ten tanırsınız kendisini. Tatlı gariplikleri bence ona o kadar yakışıyor ki, komedi filmlerinden ve dizilerinde kolaylıkla irrite olabilen beni hiç bir zaman rahatsız etmiyor, tersine sevdiriyor kendisini. Eva o kadar doğal bir karakter ki, onu sevmemek ve kaldığı ikilemleri anlamamak elde değil. Bu rolü ile aldığı Altın Küre adaylığını da sonuna kadar hak ediyor.
Filmin bir diğer yıldızı Sopranos'un James Gondolfini'si. Albert'ı çok doğal ve gerçekçi bir şekilde resmediyor, yan komşunuz sanabileceğiniz kadar hem de. Gondolfini'nin geçtiğimiz yılki beklenmeyen ölümü nedeniyle de son filmi olarak geçiyor tarihe ne yazık ki, keşke daha fazla izleyebilseydik kendisini.
Enough Said'in senaryosu çok başarılı. Romantik komedi türünün genel kurgusunda ilerlese de bunu usta işi dialoglar ve doğal karakterlerle o kadar güzel destekliyor ki, izlerken sıkılmanıza imkan yok.
Enough Said içiniz rahat bir şekilde herkese tavsiye edebileceğiniz, aylak zamanınızda televizyonda denk gelseniz tekrar izleyeceğiniz bir film. Boyundan büyük laflar etmeye çalışmayan, doğal, tamamını gülümseyerek izleyeceğiniz cinsten. Güzel bir öğleden sonra ya da akşam için tavsiye edilir.
IMDb Puanı: 7.2
Helin'in Puanı: 7.5
Yönetmen: Nicole Holofcener
Senaryo: Nicole Holofcener
Oyuncular: Julia Louis-Dreyfus, James Gondolfini
Pazar keyfi yaparken ne izleyeceğini bulamayanlar, iş çıkışı çok yorulmadan film keyfi yapmak isteyenler için bu yazı. Geçtiğimiz yılın en samimi, en insanın içini ısıtan filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Enough Said'i paylaşmak istedim.
Boşanmış ve üniversiteye gitmek üzere olan bir kıza sahip olan masör Eva'nın uzun zamandır aşk hayatında kayda değer bir gelişme de olmuyor. Artık kimseden hoşlanamadığını düşünmeye başlayan Eva, bir partide aslında pek de tipi olmayan Albert ile tanışıyor. Hiç beklemediği bir şekilde Albert'dan hoşlanıyor ve çok doğal işleyen olaylar sonrasında Albert ile bir ilişkiye yelken açıyor. Ancak kısa bir süre sonra Albert'ın eski karısının müşterilerinden biri olduğunu fark ediyor ve işler biraz karışıyor.
Öncelikle sözü muhteşem Julia Louis-Dreyfus'tan açalım. Abartılı davranmadan güldürmeyi başaran çok başarılı bir komedyen Louis-Dreyfus. Seinfeild sonrasında New Adventures of Old Christine'den ya da şimdilerde Veep'ten tanırsınız kendisini. Tatlı gariplikleri bence ona o kadar yakışıyor ki, komedi filmlerinden ve dizilerinde kolaylıkla irrite olabilen beni hiç bir zaman rahatsız etmiyor, tersine sevdiriyor kendisini. Eva o kadar doğal bir karakter ki, onu sevmemek ve kaldığı ikilemleri anlamamak elde değil. Bu rolü ile aldığı Altın Küre adaylığını da sonuna kadar hak ediyor.
Filmin bir diğer yıldızı Sopranos'un James Gondolfini'si. Albert'ı çok doğal ve gerçekçi bir şekilde resmediyor, yan komşunuz sanabileceğiniz kadar hem de. Gondolfini'nin geçtiğimiz yılki beklenmeyen ölümü nedeniyle de son filmi olarak geçiyor tarihe ne yazık ki, keşke daha fazla izleyebilseydik kendisini.
Enough Said'in senaryosu çok başarılı. Romantik komedi türünün genel kurgusunda ilerlese de bunu usta işi dialoglar ve doğal karakterlerle o kadar güzel destekliyor ki, izlerken sıkılmanıza imkan yok.
Enough Said içiniz rahat bir şekilde herkese tavsiye edebileceğiniz, aylak zamanınızda televizyonda denk gelseniz tekrar izleyeceğiniz bir film. Boyundan büyük laflar etmeye çalışmayan, doğal, tamamını gülümseyerek izleyeceğiniz cinsten. Güzel bir öğleden sonra ya da akşam için tavsiye edilir.
IMDb Puanı: 7.2
Helin'in Puanı: 7.5
Pazartesi, Ocak 27, 2014
Film Günlüğü: Tamam Mıyız?
Tamam Mıyız? (2013)
Yönetmen: Çağan Irmak
Senaryo: Çağan Irmak
Oyuncular: Deniz Celiloğlu, Aras Bulut İynemli, Aslı Enver, Sumru Yavrucuk
Çağan Irmak'ın Türk sinemasının seyrini değiştiren yönetmenlerden olduğuna inanıyorum. Türk sinemasının yükseliş döneminde komedi filmlerinin arasından sıyrılan Babam ve Oğlum ile hem ciddi bir hayran kitlesi edindi, hem de drama filmlerinin de vizyonda başarı sağlayabileceğini gösterdi. Aslında Türk sinemasına umut aşıladı diyebiliriz. Türkiye'de son dönem yönetmenlerinin içerisinden her kesime hitap edebilen bir yönetmen aynı zamanda, hem tarz sahibi bir yönetmen olarak kabul görüyor hem de geniş kitleleri filmlerine getirebiliyor.
Gelelim yönetmenin son filmine. Tamam Mıyız?'ın ana karakteri Temmuz çizer ve heykeltraş olan, yaratıcı yönü kuvvetli, fazlasıyla duygusal bir karakter. Sevgilisi tarafından terk edilmiş, alkolizm ile savaşan, kendi dünyası ile gerçeklik arasındaki bağları korumakta zorlanan biri. Bir gün rüyasında gördüğü bir yüz, onu bulmasını söylüyor. Çok kısa süre sonra bu yüzün kolları ve bacakları olmayan İhsan'a ait olduğunu fark eden Temmuz, İhsan ile bağ kurmaya çalışıyor.
Çok güzel bir arkadaşlık hikayesi amaçlamış Tamam Mıyız? ile Irmak. Yarattığı iki ana karakter de derin, gerçek ve inandırıcı. Özellikle Temmuz, her detayıyla karşımızda. İkilinin arasındaki sinerji, dostluk, filmin en güzel yanı. Temmuz'un cinsel tercihlerini o kadar göze sokmadan, o kadar gerçekçi veriyor ki, Türk sinemasında işlenmesi çok zor olan bir konuyu böyle naif bir şekilde filme yerleştirmesi hoşuma gitti. Temmuz'un farklılığını eşcinsel olmasına bağlamaması, onun iç dünyasındaki renkleri gösterebilmesi, bizi film boyunca karaktere bu kadar ısındırabilmesi hem ince düşünülmüş detaylarla dolu karakteri yaratan Irmak'ın hem de Temmuz'u ete kemiğe büründüren Deniz Celiloğlu'nun başarısı. Sonunda gerçekten adı gibi sıcak bir karakter çıkıyor ortaya. Aras Bulut İynemli'nin da hakkını yememek gerek, oldukça zor bir rolün altından çok güzel şekilde kalkmayı başarmış.
Ne yazık ki, ana karakterler ne kadar güzelse, basmakalıp kötüler de bir o kadar çiğ kalmış hikayede. Çağan Irmak'ın yan karakterleri bu defa biraz aceleye gelmiş gibi, Çağan Irmak'a yakıştıramayacağım kadar karikatürize. Ne kadar iyi yan karakterler yarattığını, onların da iyi ve kötü yanlarını hikayeye kattığını bilmesem özensiz bir yönetmen zannedeceğim. Özellikle İhsan'ın babası ve komşuları olan genç çok batıyor göze, onların hikayelerinin çözümlenişi bu hissi azaltmıyor, arttırıyor. Sürpriz etkisi yaratmaya ve heyecan katmaya çalışırken fazla zorlanmış bir yan hikaye, filme gölge düşürmüş. Genel olarak filmin sonu ve hikayelerin çözümlenmesi, filme göre çok basit, çok havada. Temmuz'un babası ile olan dialogu aslında hepimizin söylemesini istediği şeyler olmasına rağmen, bir o kadar oturmuyor, bir gariplik hissediliyor. yine çok büyük sözler etmeye meyilli Irmak ama bu defa hikayenin içine yediremiyor bunları, eğreti kalıyor. Ağlatmayı amaçladığı (Sevgili Irmak, biliyoruz artık ne zaman göz yaşlarına oynadığını) sahnelerde ise gözlerim dahi dolmadı.
Irmak'ın yazıp yönettiği filmin esin kaynağı Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra'sı. Filmin hem ilham kaynağı olmuş hem de filmde güzel pasajlarıyla yer alıyor Günday'ın kitabı. Kitabı okumuş olmayı dilerdim izlerken, daha fazla bağlantı kurabilirdim hikayeler arasında gibi hissettim.
Sonuç olarak çıkış fikri, ana karakterleri ve vermek istediği mesajlar güzel filmin ama senaryoda biraz tökezliyor, yarattığı hayal kırıklığı Çağan Irmak'ın çok daha iyisini yapabildiğini bildiğimden. Yine de keyifli bir seyirlik, en azından bu kadar popüler bir yönetmenin Türkiye'de popüler sinema için hala tabu olan konulara bu kadar içtenlikle el atması açısından dahi izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum. Yine de çok büyük beklentiler olmadan, televizyon filmi tadında izlerseniz, daha iyi olur.
Beyazperde Puanı: 3.8
Helin'in Puanı: 3.1
Yönetmen: Çağan Irmak
Senaryo: Çağan Irmak
Oyuncular: Deniz Celiloğlu, Aras Bulut İynemli, Aslı Enver, Sumru Yavrucuk
Çağan Irmak'ın Türk sinemasının seyrini değiştiren yönetmenlerden olduğuna inanıyorum. Türk sinemasının yükseliş döneminde komedi filmlerinin arasından sıyrılan Babam ve Oğlum ile hem ciddi bir hayran kitlesi edindi, hem de drama filmlerinin de vizyonda başarı sağlayabileceğini gösterdi. Aslında Türk sinemasına umut aşıladı diyebiliriz. Türkiye'de son dönem yönetmenlerinin içerisinden her kesime hitap edebilen bir yönetmen aynı zamanda, hem tarz sahibi bir yönetmen olarak kabul görüyor hem de geniş kitleleri filmlerine getirebiliyor.
Gelelim yönetmenin son filmine. Tamam Mıyız?'ın ana karakteri Temmuz çizer ve heykeltraş olan, yaratıcı yönü kuvvetli, fazlasıyla duygusal bir karakter. Sevgilisi tarafından terk edilmiş, alkolizm ile savaşan, kendi dünyası ile gerçeklik arasındaki bağları korumakta zorlanan biri. Bir gün rüyasında gördüğü bir yüz, onu bulmasını söylüyor. Çok kısa süre sonra bu yüzün kolları ve bacakları olmayan İhsan'a ait olduğunu fark eden Temmuz, İhsan ile bağ kurmaya çalışıyor.
Çok güzel bir arkadaşlık hikayesi amaçlamış Tamam Mıyız? ile Irmak. Yarattığı iki ana karakter de derin, gerçek ve inandırıcı. Özellikle Temmuz, her detayıyla karşımızda. İkilinin arasındaki sinerji, dostluk, filmin en güzel yanı. Temmuz'un cinsel tercihlerini o kadar göze sokmadan, o kadar gerçekçi veriyor ki, Türk sinemasında işlenmesi çok zor olan bir konuyu böyle naif bir şekilde filme yerleştirmesi hoşuma gitti. Temmuz'un farklılığını eşcinsel olmasına bağlamaması, onun iç dünyasındaki renkleri gösterebilmesi, bizi film boyunca karaktere bu kadar ısındırabilmesi hem ince düşünülmüş detaylarla dolu karakteri yaratan Irmak'ın hem de Temmuz'u ete kemiğe büründüren Deniz Celiloğlu'nun başarısı. Sonunda gerçekten adı gibi sıcak bir karakter çıkıyor ortaya. Aras Bulut İynemli'nin da hakkını yememek gerek, oldukça zor bir rolün altından çok güzel şekilde kalkmayı başarmış.
Ne yazık ki, ana karakterler ne kadar güzelse, basmakalıp kötüler de bir o kadar çiğ kalmış hikayede. Çağan Irmak'ın yan karakterleri bu defa biraz aceleye gelmiş gibi, Çağan Irmak'a yakıştıramayacağım kadar karikatürize. Ne kadar iyi yan karakterler yarattığını, onların da iyi ve kötü yanlarını hikayeye kattığını bilmesem özensiz bir yönetmen zannedeceğim. Özellikle İhsan'ın babası ve komşuları olan genç çok batıyor göze, onların hikayelerinin çözümlenişi bu hissi azaltmıyor, arttırıyor. Sürpriz etkisi yaratmaya ve heyecan katmaya çalışırken fazla zorlanmış bir yan hikaye, filme gölge düşürmüş. Genel olarak filmin sonu ve hikayelerin çözümlenmesi, filme göre çok basit, çok havada. Temmuz'un babası ile olan dialogu aslında hepimizin söylemesini istediği şeyler olmasına rağmen, bir o kadar oturmuyor, bir gariplik hissediliyor. yine çok büyük sözler etmeye meyilli Irmak ama bu defa hikayenin içine yediremiyor bunları, eğreti kalıyor. Ağlatmayı amaçladığı (Sevgili Irmak, biliyoruz artık ne zaman göz yaşlarına oynadığını) sahnelerde ise gözlerim dahi dolmadı.
Irmak'ın yazıp yönettiği filmin esin kaynağı Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra'sı. Filmin hem ilham kaynağı olmuş hem de filmde güzel pasajlarıyla yer alıyor Günday'ın kitabı. Kitabı okumuş olmayı dilerdim izlerken, daha fazla bağlantı kurabilirdim hikayeler arasında gibi hissettim.
Sonuç olarak çıkış fikri, ana karakterleri ve vermek istediği mesajlar güzel filmin ama senaryoda biraz tökezliyor, yarattığı hayal kırıklığı Çağan Irmak'ın çok daha iyisini yapabildiğini bildiğimden. Yine de keyifli bir seyirlik, en azından bu kadar popüler bir yönetmenin Türkiye'de popüler sinema için hala tabu olan konulara bu kadar içtenlikle el atması açısından dahi izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum. Yine de çok büyük beklentiler olmadan, televizyon filmi tadında izlerseniz, daha iyi olur.
Beyazperde Puanı: 3.8
Helin'in Puanı: 3.1
Cuma, Ocak 24, 2014
Film Günlüğü: Runner Runner
Runner Runner (2013)
Yönetmen: Brad Furman
Senaryo: Brian Koppelman, David Levien
Oyuncular: Ben Affleck, Justin Timberlake, Gemma Arterton
İzlemek istediğim bir çok iyi film var iken neden Runner Runner, neden bile bile lades: o esnadaki film arkadaşım olan annem aksiyon filmlerini çok sevdiği için. Madem izledik, notlarımızı da paylaşalım.
Yüksek lisans masraflarını karşılamak için kampüs içerisinde online kumar sitelerinin tanıtımını yapan Richie (Justin Timberlake), okul tarafından yakalanıp uyarı aldığında elindeki tüm para ile kumar oynar ancak kaybeder ancak oynadığı oyunda hile olduğunu keşfeder. Hem parasını geri almak hem de hileyi ortaya çıkarmak için online kumar sitelerinin başındaki Ivan Block(Ben Affleck)'u bulmak için Costa Rico'ya gider. Burada Block'u bulmakla kalmaz, onun için çalışmaya başlar ve lüks hayatın içerisine girer ancak FBI ajanlarının peşine takılması çok uzun sürmez.
Film üzerinde konuşulacak çok bir şey yok aslında, oldukça jenerik bir senaryo ile online kumar siteleri üzerine vasat bir aksiyon filmi. Konusu çok ilginç değil (en azından benim için), sonu tahmin edilebilir, şaşırtıcı bir twist yok hikayede, heyecan yaratamıyor. Filmdeki Richie & Rebecca arasında bir elektrik, bir aşk göremedim hatta yıllardır ne yaptığını bilerek Block'un yanında kalan Rebecca'nın Richie'yi seçmesi mantıklı dahi gelmedi bu sebeple.
Yönetmen: Brad Furman
Senaryo: Brian Koppelman, David Levien
Oyuncular: Ben Affleck, Justin Timberlake, Gemma Arterton
İzlemek istediğim bir çok iyi film var iken neden Runner Runner, neden bile bile lades: o esnadaki film arkadaşım olan annem aksiyon filmlerini çok sevdiği için. Madem izledik, notlarımızı da paylaşalım.
Yüksek lisans masraflarını karşılamak için kampüs içerisinde online kumar sitelerinin tanıtımını yapan Richie (Justin Timberlake), okul tarafından yakalanıp uyarı aldığında elindeki tüm para ile kumar oynar ancak kaybeder ancak oynadığı oyunda hile olduğunu keşfeder. Hem parasını geri almak hem de hileyi ortaya çıkarmak için online kumar sitelerinin başındaki Ivan Block(Ben Affleck)'u bulmak için Costa Rico'ya gider. Burada Block'u bulmakla kalmaz, onun için çalışmaya başlar ve lüks hayatın içerisine girer ancak FBI ajanlarının peşine takılması çok uzun sürmez.
Film üzerinde konuşulacak çok bir şey yok aslında, oldukça jenerik bir senaryo ile online kumar siteleri üzerine vasat bir aksiyon filmi. Konusu çok ilginç değil (en azından benim için), sonu tahmin edilebilir, şaşırtıcı bir twist yok hikayede, heyecan yaratamıyor. Filmdeki Richie & Rebecca arasında bir elektrik, bir aşk göremedim hatta yıllardır ne yaptığını bilerek Block'un yanında kalan Rebecca'nın Richie'yi seçmesi mantıklı dahi gelmedi bu sebeple.
Giderek oyunculuk işini daha da ciddiye alan Justin Timberlake'in oyunculuğunu Friends With Benefits'te gayet keyifli ve yeterli bulmuştum, bir garezim yok kendisine, oyunculuk hevesini destekliyorum ama romantik komedilerde daha iyi sanki, fazla drama kasmasına da gerek yok. Ben Affleck'in çok kolay kotardığı bir rol olmuş ama onun da bu filmi çok aşırı ciddiye almadığı bariz, daha çok eğleniyor, psikopat karakterinin tadını çıkarıyor gibi.
Sonuç; kesinlikle gerekli bir film değil, daha önce benzer örneklerini gördüğünüze eminim. Ne hikaye, ne yönetim ne de oyunculuk açısından fark yaratan bir yönü yok, televizyon dizisinden hallice. Aksiyon filmi olsun, kafamı yormayayım, biraz Timberlake/Affleck soslu zengin yaşam seyirliği olsun, gözümüz gönlümüz açılsın derseniz, iyi seyirler. Ha film listeme alsam mı diyenlere ise önerim, güzel vaktiniz için çok daha iyi filmler var, listenin en sonlarına doğru alalım bu filmi lütfen.
IMDb Puanı: 5.6
Helin'in Puanı: 4.8
Fragman filmden daha heyecanlı vallahi.
Sonuç; kesinlikle gerekli bir film değil, daha önce benzer örneklerini gördüğünüze eminim. Ne hikaye, ne yönetim ne de oyunculuk açısından fark yaratan bir yönü yok, televizyon dizisinden hallice. Aksiyon filmi olsun, kafamı yormayayım, biraz Timberlake/Affleck soslu zengin yaşam seyirliği olsun, gözümüz gönlümüz açılsın derseniz, iyi seyirler. Ha film listeme alsam mı diyenlere ise önerim, güzel vaktiniz için çok daha iyi filmler var, listenin en sonlarına doğru alalım bu filmi lütfen.
IMDb Puanı: 5.6
Helin'in Puanı: 4.8
Fragman filmden daha heyecanlı vallahi.
Perşembe, Ocak 02, 2014
Film Günlüğü: The Secret Life of Walter Mitty
The Secret Life of Walter Mitty
Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Ben Stiller, Kristen Wiig, Sean Penn
Beyazperde'nin düzenlediği yılın son ön gösteriminde izlediğim The Secret Life of Walter Mitty'nin konusunu bile bilmeden girdiğimi itiraf etmem gerekli. Genellikle beklentisiz izlemenin faydasını gördüğüm de bir gerçek, bu filmde de öyle oldu.
The Secret Life of Walter Mitty'ye başta Ben Stiller'ın yönettiği ve oynadığı bir film olması nedeniyle ufak bir kuşkuyla yaklaşsamda, klasik Ben Stiller filmlerinden ayrıştığını fark etmem uzun sürmedi. Stiller bu defa abartılı ve absürd değil, doğal ve gerçekçi bir karakterle karşımızda.
Walter Mitty, yıllardır LIFE dergisinin muhteşem fotoğraflarının Film Negatifleri Amiri olarak çalışıyor. Kendi halinde, kabuğuna sıkışmış, monoton ve maceraların sadece hayallerinde gerçekleştiği bir hayat içerisinde yuvarlanıp gidiyor. Kayda değer hiç bir şey yapamamış olan Walter'ın hayatı, LIFE dergisinin satın alınıp basılı yayına son verdiği gün değişiyor, artık onun işi, geçerli bir olmaktan çıkıyor. Bir yandan dergiye yeni katılan Cheryl Mellhof (Bridesmaids'ten hatılayabileceğiniz Kristen Wiig)'a aşık olmasının da etkisiyle, artık kabuğunu kırmak, sevdiği kadının ilgisini çekebilecek bir karakter olmak istiyor. Yıllardır bir ortak gibi çalıştığı ünlü fotoğrafçı Sean O'Connel'ın (Sean Penn) ona gönderdiği son kapak fotoğrafın filmini bulamaması ise gerekli son itkiyi sağlıyor ve daha önce ülkeden dışarı çıkmamış olan Walter, 25. karenin peşinde Grönland'a doğru yollara düşüyor ve maceramız başlıyor.
Walter Mitty, teknoloji odaklı dünyamızda, eski ama güzel değerlerin, emeğin de hatırlanması gerektiğini anlatan bir hikaye. Hızlı içerik tüketimi ile geçip giden günlerde, yıllarca emek vermenin, güzel bir kare yakalayabilmek için sarf edilen çabanın, bekleyişin saygı duruşu. Bir yandan da bu monoton hayattan sıyrılıp, kafamızı kaldırmamızı söyleyen bir çığlık gibi; hayat yüzünden içindeki maceracıyı bastırmış Walter üzerinden geç olmadan çık ve hayatını yaşa, hayallerinin peşinden koş diyor bizlere Ben Stiller. 25. karenin aslında hayatın ta kendisi olması, doğal, içten ve işini iyi yapmak için emek sarf eden her hangi birinin portresi olmasıyla o kadar örtüşüyor ki, karede Walter Mitty'yi gördüğünüzde gülümsetiyor.
Cıvıklığa prim vermeyip kalite seviyesi yüksek espriler ile kahkahalar attıran Ben Stiller'a teşekkür etmek gerekli. Bu yılın The Bucket List'i olmaya aday, hem güldüren hem de insana enerji ve umut aşılayan bir film yaratmış Walter Mitty üzerinden. Kendi kategorisinin iyilerinden bu filmi güzel bir pazar gününde izlemeniz tavsiye olunur. Günü yüzünüzde kalacak güzel bir gülümseme ile tamamlamak için birebir.
IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5
Buyrun buradan fragman için, moda girin ;)
Unutmadan not: Adam Scott'un sakalı nasıl kötü bir sakaldır, komik bile değildi, gördükçe sinir oldum.
Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Ben Stiller, Kristen Wiig, Sean Penn
Beyazperde'nin düzenlediği yılın son ön gösteriminde izlediğim The Secret Life of Walter Mitty'nin konusunu bile bilmeden girdiğimi itiraf etmem gerekli. Genellikle beklentisiz izlemenin faydasını gördüğüm de bir gerçek, bu filmde de öyle oldu.
The Secret Life of Walter Mitty'ye başta Ben Stiller'ın yönettiği ve oynadığı bir film olması nedeniyle ufak bir kuşkuyla yaklaşsamda, klasik Ben Stiller filmlerinden ayrıştığını fark etmem uzun sürmedi. Stiller bu defa abartılı ve absürd değil, doğal ve gerçekçi bir karakterle karşımızda.
Walter Mitty, yıllardır LIFE dergisinin muhteşem fotoğraflarının Film Negatifleri Amiri olarak çalışıyor. Kendi halinde, kabuğuna sıkışmış, monoton ve maceraların sadece hayallerinde gerçekleştiği bir hayat içerisinde yuvarlanıp gidiyor. Kayda değer hiç bir şey yapamamış olan Walter'ın hayatı, LIFE dergisinin satın alınıp basılı yayına son verdiği gün değişiyor, artık onun işi, geçerli bir olmaktan çıkıyor. Bir yandan dergiye yeni katılan Cheryl Mellhof (Bridesmaids'ten hatılayabileceğiniz Kristen Wiig)'a aşık olmasının da etkisiyle, artık kabuğunu kırmak, sevdiği kadının ilgisini çekebilecek bir karakter olmak istiyor. Yıllardır bir ortak gibi çalıştığı ünlü fotoğrafçı Sean O'Connel'ın (Sean Penn) ona gönderdiği son kapak fotoğrafın filmini bulamaması ise gerekli son itkiyi sağlıyor ve daha önce ülkeden dışarı çıkmamış olan Walter, 25. karenin peşinde Grönland'a doğru yollara düşüyor ve maceramız başlıyor.
Walter Mitty, teknoloji odaklı dünyamızda, eski ama güzel değerlerin, emeğin de hatırlanması gerektiğini anlatan bir hikaye. Hızlı içerik tüketimi ile geçip giden günlerde, yıllarca emek vermenin, güzel bir kare yakalayabilmek için sarf edilen çabanın, bekleyişin saygı duruşu. Bir yandan da bu monoton hayattan sıyrılıp, kafamızı kaldırmamızı söyleyen bir çığlık gibi; hayat yüzünden içindeki maceracıyı bastırmış Walter üzerinden geç olmadan çık ve hayatını yaşa, hayallerinin peşinden koş diyor bizlere Ben Stiller. 25. karenin aslında hayatın ta kendisi olması, doğal, içten ve işini iyi yapmak için emek sarf eden her hangi birinin portresi olmasıyla o kadar örtüşüyor ki, karede Walter Mitty'yi gördüğünüzde gülümsetiyor.
Cıvıklığa prim vermeyip kalite seviyesi yüksek espriler ile kahkahalar attıran Ben Stiller'a teşekkür etmek gerekli. Bu yılın The Bucket List'i olmaya aday, hem güldüren hem de insana enerji ve umut aşılayan bir film yaratmış Walter Mitty üzerinden. Kendi kategorisinin iyilerinden bu filmi güzel bir pazar gününde izlemeniz tavsiye olunur. Günü yüzünüzde kalacak güzel bir gülümseme ile tamamlamak için birebir.
IMDb Puanı: 7.7
Helin'in Puanı: 7.5
Buyrun buradan fragman için, moda girin ;)
Unutmadan not: Adam Scott'un sakalı nasıl kötü bir sakaldır, komik bile değildi, gördükçe sinir oldum.
Salı, Kasım 19, 2013
Film Günlüğü: All Is Lost
All Is Lost (2013)
Yönetmen: J.C. Chandor
Oyuncu: Robert Redford
Bu yıl Oscar listelerinde özellikle En İyi Erkek Oyuncu dalında en iddialı filmlerden biri olarak konuşulan All Is Lost için bir insanın doğa ile savaşı diyebiliriz. Yani aslında geçen yıl Life of Pi ile bu yıl da Gravity ile iddialı filmler çıkaran konseptin başka bir örneği. Hollywood'un çok sevdiği konseptlerden olsa da, bu film diğerlerine çok da fazla benzemeyen yönlere sahip, daha deneysel. Aslında Gravity ne kadar alt metin vermeye çalışıyor ve karakter arka planına dayanıyorsa, bu film o kadar sade, o kadar kişisellikten uzak.
Tek kişilik dev kadro olarak Robert Redford'un başrolde olduğu filmde, yelkenlisi bir yük konteynırına çarparak büyük bir yara alan (hiç bir zaman adını öğrenemediğimiz) adamımızın bu olaydan sonra çıkan fırtına ile birlikte okyanusun ortasında yaşadığı ölüm kalım savaşını izliyoruz. Güzelliği ise ne arka plan hikayesi, ne hayatta kalmasına sebep olan bir aşk, çocuk gibi bir duygusal yöne bağlamaması. Bu adam herhangi biri, sadece insani içgüdüleri ile de hayatta kalmak istiyor olabilir, aslında hayata tutunmasına sebep olan insanlar da olabilir. Filmin en etkili yanı aslında bu gerçekçiliği, daha fazlasına ihtiyacımız yok.
Öncelikle bu tarz filmlerin en büyük klişesi olan köpek balığı tehlikesi olayına girmediği için J.C. Chandor'a teşekkür etmem gerekli! Yönetmen karakteri gereksiz kendi kendine konuşma sahnelerine de sürüklemediği için neredeyse hiç konuşma yok filmde, zaten senaryosu da bu yüzden sadece 32 sayfa tutmuş! Bu nedenle de karakterin tüm hislerini mimikleri ile aktarmasına rağmen abartısız ama etkileyici bir oyunculuk sergileyen Robert Redford'un ödüllerde bu kadar adının geçmesi doğal. Gereksiz tepkiler vermeden, yaşamı gözlerinin önünden geçmeden ve işi isyan ve duygu sömürüsüne bağlamadan yaşamda kalmaya çalışan çok gerçekçi bir karakter var karşımızda. Yaşamda kalmaya çalışmakla o kadar meşgul ki, bu gereksiz hikaye anlatımlarına zaman ayırmıyor. Redford karakterinin tüm savaşını o kadar iyi yansıtmış ki, filmden çıktığımda ben hayatta kalmaya çalışmış gibi yorgun hissettim. Redford'un bu yaşta bu kadar aktif bir rolü çok iyi kaldırdığını da not etmek gerekli. Yılın en iyisi mi, henüz bilemeyeceğim ama kesinlikle iddialı.
Görsel yönetimi çok iyi. Bazı yerlerde Redford'un karakteri gibi çevreyi göremiyor olmamız, fırtınada yön duygumuzu kaybettirecek kadar iyi sahneler filmi çok güçlendirmiş. Yerinde ve tadında kullanılmış müzikleri ile de dengeli bir film olmuş. İlk sahnelerde sıkıcı olabilir mi acaba dediysem de, fırtına başladıktan sonra gerilimi hiç düşürmeden devam etti. Filmin sonunun ise yoruma açık olduğunu düşünüyorum, aslında anladığımız kadar basit miydi, yoksa bir illüzyon muydu, aklıma takılmadığını söyleyemeyeceğim. Bu açıdan da doğru bir seçim yapmış diyebiliriz.
Hem Oscar ödüllerini takip açısından, hem de yılın iyi filmlerinden biri olması nedeniyle kaçırmamanızı tavsiye edeceğim bir film, ölüm kalım savaşı hikayesine getirdiği farklı ve cesur yaklaşım takdire şayan. 106 dakika olması ile de filmi gereksiz uzatmamış Chandor. Robert Redford'un da bu rolü ile adaylık almasını gönülden desteklediğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Sinemada izlemeniz etkisini daha da arttıracaktır.
IMDb Puanı: 7.6
Helin'in Puanı: 7.5
Yönetmen: J.C. Chandor
Oyuncu: Robert Redford
Bu yıl Oscar listelerinde özellikle En İyi Erkek Oyuncu dalında en iddialı filmlerden biri olarak konuşulan All Is Lost için bir insanın doğa ile savaşı diyebiliriz. Yani aslında geçen yıl Life of Pi ile bu yıl da Gravity ile iddialı filmler çıkaran konseptin başka bir örneği. Hollywood'un çok sevdiği konseptlerden olsa da, bu film diğerlerine çok da fazla benzemeyen yönlere sahip, daha deneysel. Aslında Gravity ne kadar alt metin vermeye çalışıyor ve karakter arka planına dayanıyorsa, bu film o kadar sade, o kadar kişisellikten uzak.
Tek kişilik dev kadro olarak Robert Redford'un başrolde olduğu filmde, yelkenlisi bir yük konteynırına çarparak büyük bir yara alan (hiç bir zaman adını öğrenemediğimiz) adamımızın bu olaydan sonra çıkan fırtına ile birlikte okyanusun ortasında yaşadığı ölüm kalım savaşını izliyoruz. Güzelliği ise ne arka plan hikayesi, ne hayatta kalmasına sebep olan bir aşk, çocuk gibi bir duygusal yöne bağlamaması. Bu adam herhangi biri, sadece insani içgüdüleri ile de hayatta kalmak istiyor olabilir, aslında hayata tutunmasına sebep olan insanlar da olabilir. Filmin en etkili yanı aslında bu gerçekçiliği, daha fazlasına ihtiyacımız yok.
Öncelikle bu tarz filmlerin en büyük klişesi olan köpek balığı tehlikesi olayına girmediği için J.C. Chandor'a teşekkür etmem gerekli! Yönetmen karakteri gereksiz kendi kendine konuşma sahnelerine de sürüklemediği için neredeyse hiç konuşma yok filmde, zaten senaryosu da bu yüzden sadece 32 sayfa tutmuş! Bu nedenle de karakterin tüm hislerini mimikleri ile aktarmasına rağmen abartısız ama etkileyici bir oyunculuk sergileyen Robert Redford'un ödüllerde bu kadar adının geçmesi doğal. Gereksiz tepkiler vermeden, yaşamı gözlerinin önünden geçmeden ve işi isyan ve duygu sömürüsüne bağlamadan yaşamda kalmaya çalışan çok gerçekçi bir karakter var karşımızda. Yaşamda kalmaya çalışmakla o kadar meşgul ki, bu gereksiz hikaye anlatımlarına zaman ayırmıyor. Redford karakterinin tüm savaşını o kadar iyi yansıtmış ki, filmden çıktığımda ben hayatta kalmaya çalışmış gibi yorgun hissettim. Redford'un bu yaşta bu kadar aktif bir rolü çok iyi kaldırdığını da not etmek gerekli. Yılın en iyisi mi, henüz bilemeyeceğim ama kesinlikle iddialı.
Görsel yönetimi çok iyi. Bazı yerlerde Redford'un karakteri gibi çevreyi göremiyor olmamız, fırtınada yön duygumuzu kaybettirecek kadar iyi sahneler filmi çok güçlendirmiş. Yerinde ve tadında kullanılmış müzikleri ile de dengeli bir film olmuş. İlk sahnelerde sıkıcı olabilir mi acaba dediysem de, fırtına başladıktan sonra gerilimi hiç düşürmeden devam etti. Filmin sonunun ise yoruma açık olduğunu düşünüyorum, aslında anladığımız kadar basit miydi, yoksa bir illüzyon muydu, aklıma takılmadığını söyleyemeyeceğim. Bu açıdan da doğru bir seçim yapmış diyebiliriz.
Hem Oscar ödüllerini takip açısından, hem de yılın iyi filmlerinden biri olması nedeniyle kaçırmamanızı tavsiye edeceğim bir film, ölüm kalım savaşı hikayesine getirdiği farklı ve cesur yaklaşım takdire şayan. 106 dakika olması ile de filmi gereksiz uzatmamış Chandor. Robert Redford'un da bu rolü ile adaylık almasını gönülden desteklediğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Sinemada izlemeniz etkisini daha da arttıracaktır.
IMDb Puanı: 7.6
Helin'in Puanı: 7.5
Pazar, Kasım 17, 2013
Film Günlüğü: Ender's Game
Ender's Game (2013)
Yönetmen: Gavin Hood
Senaryo: Gavin Hood, Orson Scott Card (Kitabın yazarı)
Oyuncular: Harrison Ford, Asa Butterfield, Hailee Steinfeld, Abigail Breslin
Ender's Game, bilim kurguya çok büyük bir ilgim olmadığı için kaçırdığım filmlerden biri olacaktı. Beyazperde.com'un düzenlediği oldukça keyifli ön gösterim sayesinde izlemiş oldum. (Patlamış mısır ve içecek olmadan filmin keyfinin çıkmayacağını bilen ekibe teşekkürler!)
Filmin konusu şu sıralar film sektörünün bayıldığı, aşina olduğumuz bir formül: bir gelecek distopyası, bol miktarda görsel efekt ve tüm umudumuzu bağladığımız gençler. Bu filmde benzer bir yolu izleyerek masaya bir kaç soru atıp, bu soruların üzerine bir film inşa ediyor. Uzaylı Formic'lerin saldırısından güç bela kurtulan bir Dünya'da, 50 yıl sonra, aynı hezimeti yaşamamak için çok sıkı eğitimler ve hazırlıklar var. Özellikle öğrenmeye daha açık olmaları nedeniyle askeri kuvvetler genel olarak 13-15 yaşındaki gençlere emanet edilmekte. Başroldeki Ender'in askeri sistemdeki macerası üzerinden olayları takip ediyoruz.
Filme adını veren "Ender"ı çoğunuzun Hugo'dan tanıdığı, beni ise küçük yaşta The Boy in the Striped Pyjamas ile kendisine aşık eden Asa Butterfield oyunuyor. Üzerine düşeni iyi bir şekilde yapan Asa karakterin çelişkilerini güzel yansıtıyor, genel olarak filmin derinlik eksikliğine rağmen. Filmin yönetmeni Gavin Hood'u X-Men Origins: Wolverine'den tanıyor olabilirsiniz, ben tanımıyordum. Filmin geneline baktığımızda fena bir iş çıkartmadığını söyleyebiliriz, mucizeler yaratamasa da. Tempoyu yüksek tutma, genç oyuncuları verimli kullanabilme konusunda başarılı. Filmde ilginç dövmesi ile dikkat çeken Ben Kingsley, The Help'ten bu yana görünce gülümsememe neden olan Viola Davis de yer almış. Genel olarak diğer oyunculardan dikkatimi çekebilen sadece Bonzo karakteri ile Moises Arias oldu, bakalım başka yerlerde de görebilecek miyiz kendisini. Harrison Ford'u görmek her zaman keyifli, burada her zaman oynadığı biraz duygusal dışarıdan sert görünen karakteri film ile örtüşüyor ve çok zorlanmıyor.
Biraz savaşı, yok etmeyi sorgularken, bir taraftan da bilgisayar oyunları ile büyüyen bir neslin geleceğini göstermeye çalışıyor. Düşmanlarını ne yapmalısın? Sorusuna cevap arıyor ve iki taraftan da bakmaya çalışarak bizi çelişkiye sürüklemek istese de, çok fazla başarabildiğini düşünmüyorum. Çok tahmin edilebilir sonu (aslında bir sürpriz gibi kurgulanmaya çalışıldığı belli olsa da) ve karşı tarafın yıkımı ile ilgili Ender'ın yaşadığı empatiyi bize hissettirememesi ile biraz zayıf biten film, olası ikinci filme de açık kapı bırakıyor.
Genel olarak düşündürme çabası da takdire şayan ancak yakın zamanda izlediğim Gravity ile karşılaştırdığımda daha genç zihinleri hedeflemiş, çok derin sorulara girip, büyük cevaplar veremeden hasılatları önemseyen bir film ortaya çıkmış. Gereksiz ve etkisiz gördüğüm etnik eklemeler de sempati yaratma konusunda istenen etkiyi yaratmıyor ne yazık ki.
Sözün özü, Ender's Game seyri keyifli, temposu yüksek, sıkmayan, görsel efektleri etkileyici bir bilim kurgu. 3D keyfi ile izlenip, güzel vakit geçirecek bir film. Çok fazlasını da beklememek lazım bazen.
IMDb Puanı: 7.2
Helin'in Puanı: 7.0
Her zamanki gibi, buyrun fragmanı, hem de Türkçe altyazılı.
Yönetmen: Gavin Hood
Senaryo: Gavin Hood, Orson Scott Card (Kitabın yazarı)
Oyuncular: Harrison Ford, Asa Butterfield, Hailee Steinfeld, Abigail Breslin
Ender's Game, bilim kurguya çok büyük bir ilgim olmadığı için kaçırdığım filmlerden biri olacaktı. Beyazperde.com'un düzenlediği oldukça keyifli ön gösterim sayesinde izlemiş oldum. (Patlamış mısır ve içecek olmadan filmin keyfinin çıkmayacağını bilen ekibe teşekkürler!)
Filmin konusu şu sıralar film sektörünün bayıldığı, aşina olduğumuz bir formül: bir gelecek distopyası, bol miktarda görsel efekt ve tüm umudumuzu bağladığımız gençler. Bu filmde benzer bir yolu izleyerek masaya bir kaç soru atıp, bu soruların üzerine bir film inşa ediyor. Uzaylı Formic'lerin saldırısından güç bela kurtulan bir Dünya'da, 50 yıl sonra, aynı hezimeti yaşamamak için çok sıkı eğitimler ve hazırlıklar var. Özellikle öğrenmeye daha açık olmaları nedeniyle askeri kuvvetler genel olarak 13-15 yaşındaki gençlere emanet edilmekte. Başroldeki Ender'in askeri sistemdeki macerası üzerinden olayları takip ediyoruz.
Filme adını veren "Ender"ı çoğunuzun Hugo'dan tanıdığı, beni ise küçük yaşta The Boy in the Striped Pyjamas ile kendisine aşık eden Asa Butterfield oyunuyor. Üzerine düşeni iyi bir şekilde yapan Asa karakterin çelişkilerini güzel yansıtıyor, genel olarak filmin derinlik eksikliğine rağmen. Filmin yönetmeni Gavin Hood'u X-Men Origins: Wolverine'den tanıyor olabilirsiniz, ben tanımıyordum. Filmin geneline baktığımızda fena bir iş çıkartmadığını söyleyebiliriz, mucizeler yaratamasa da. Tempoyu yüksek tutma, genç oyuncuları verimli kullanabilme konusunda başarılı. Filmde ilginç dövmesi ile dikkat çeken Ben Kingsley, The Help'ten bu yana görünce gülümsememe neden olan Viola Davis de yer almış. Genel olarak diğer oyunculardan dikkatimi çekebilen sadece Bonzo karakteri ile Moises Arias oldu, bakalım başka yerlerde de görebilecek miyiz kendisini. Harrison Ford'u görmek her zaman keyifli, burada her zaman oynadığı biraz duygusal dışarıdan sert görünen karakteri film ile örtüşüyor ve çok zorlanmıyor.
Biraz savaşı, yok etmeyi sorgularken, bir taraftan da bilgisayar oyunları ile büyüyen bir neslin geleceğini göstermeye çalışıyor. Düşmanlarını ne yapmalısın? Sorusuna cevap arıyor ve iki taraftan da bakmaya çalışarak bizi çelişkiye sürüklemek istese de, çok fazla başarabildiğini düşünmüyorum. Çok tahmin edilebilir sonu (aslında bir sürpriz gibi kurgulanmaya çalışıldığı belli olsa da) ve karşı tarafın yıkımı ile ilgili Ender'ın yaşadığı empatiyi bize hissettirememesi ile biraz zayıf biten film, olası ikinci filme de açık kapı bırakıyor.
Genel olarak düşündürme çabası da takdire şayan ancak yakın zamanda izlediğim Gravity ile karşılaştırdığımda daha genç zihinleri hedeflemiş, çok derin sorulara girip, büyük cevaplar veremeden hasılatları önemseyen bir film ortaya çıkmış. Gereksiz ve etkisiz gördüğüm etnik eklemeler de sempati yaratma konusunda istenen etkiyi yaratmıyor ne yazık ki.
Sözün özü, Ender's Game seyri keyifli, temposu yüksek, sıkmayan, görsel efektleri etkileyici bir bilim kurgu. 3D keyfi ile izlenip, güzel vakit geçirecek bir film. Çok fazlasını da beklememek lazım bazen.
IMDb Puanı: 7.2
Helin'in Puanı: 7.0
Her zamanki gibi, buyrun fragmanı, hem de Türkçe altyazılı.
Çarşamba, Ağustos 21, 2013
Film Günlüğü: The Heat
The Heat (2013)
Yönetmen: Paul Feig
Senaryo: Katie Dippold
Oyuncular: Sandra Bullock, Melissa McCarthy
Daha önce Bridesmaids filmi ile komedi yeteneğini dizilerden sinemaya yönelten yönetmenimiz Paul Feig, yine kadın karakterlerin başını çektiği bir komedi ile karşımızda, hem de yılın en iyi komedilerinden biri ile.
Biri aşırı ciddi FBI ajanı, biri aşırı rahat polis olan iki karakterin aynı işte çalışması ile ilgili klişe bir konusu olmasına rağmen gerçekten çok iyi bir film olmuş.
Sandra Bullock'un komedilerde en iyi başardığı rolü oynaması sayesinde en ufak gariplik hissetmiyoruz, rolüne tam oturmuş. Gilmore Girls'ün Sookie'si olduğu zamanlardan beri gördüğüm anda gülümsememe neden olan dünya tatlısı Melissa McCarthy'nin dizi sonrasında kariyerinin giderek tırmanması beni çok mutlu ediyor. Her zaman iyi bir komedi performansı sergileyen McCarthy, bu filmde alıp başını gitmiş. İkilinin enerjisi çok tutmuş, bu da film boyunca hissediliyor. Aynı düşünceyi çok insan paylaşmış olmalı ki, filmin ikincisinin çekileceği duyuruldu bile!
Başarılı dialoglar, abartıya kaçmayan ama hep güldüren fiziksel komedilerle dolu bir film olmuş. Uzun zamandır bir komedi filminde bu kadar eğlenmemiştim.
Klasik bir konuya sahip filmde hem doğru oyuncu seçimi, oyuncular arasındaki iyi iletişim, iyi dialoglar ile yetenekli bir yönetmen bir araya gelince, tadından yenmez bir komedi filmi olmuş. Ben açıkçası çok beğenilen Bridesmaids'den çok daha başarılı buldum. Kadrosu korkutmasın, kesinlikle kız filmi hissiyatı yok, özellikle de Bridesmaids'deki gibi. Sinemada gidip, bol bol gülmenizi tavsiye ederim :) Buyrunuz fragman aşağıda!
IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.7 (İyi komedi filmi bulmanın zorluklarını bilmek)
Yönetmen: Paul Feig
Senaryo: Katie Dippold
Oyuncular: Sandra Bullock, Melissa McCarthy
Daha önce Bridesmaids filmi ile komedi yeteneğini dizilerden sinemaya yönelten yönetmenimiz Paul Feig, yine kadın karakterlerin başını çektiği bir komedi ile karşımızda, hem de yılın en iyi komedilerinden biri ile.
Biri aşırı ciddi FBI ajanı, biri aşırı rahat polis olan iki karakterin aynı işte çalışması ile ilgili klişe bir konusu olmasına rağmen gerçekten çok iyi bir film olmuş.
Sandra Bullock'un komedilerde en iyi başardığı rolü oynaması sayesinde en ufak gariplik hissetmiyoruz, rolüne tam oturmuş. Gilmore Girls'ün Sookie'si olduğu zamanlardan beri gördüğüm anda gülümsememe neden olan dünya tatlısı Melissa McCarthy'nin dizi sonrasında kariyerinin giderek tırmanması beni çok mutlu ediyor. Her zaman iyi bir komedi performansı sergileyen McCarthy, bu filmde alıp başını gitmiş. İkilinin enerjisi çok tutmuş, bu da film boyunca hissediliyor. Aynı düşünceyi çok insan paylaşmış olmalı ki, filmin ikincisinin çekileceği duyuruldu bile!
Başarılı dialoglar, abartıya kaçmayan ama hep güldüren fiziksel komedilerle dolu bir film olmuş. Uzun zamandır bir komedi filminde bu kadar eğlenmemiştim.
Klasik bir konuya sahip filmde hem doğru oyuncu seçimi, oyuncular arasındaki iyi iletişim, iyi dialoglar ile yetenekli bir yönetmen bir araya gelince, tadından yenmez bir komedi filmi olmuş. Ben açıkçası çok beğenilen Bridesmaids'den çok daha başarılı buldum. Kadrosu korkutmasın, kesinlikle kız filmi hissiyatı yok, özellikle de Bridesmaids'deki gibi. Sinemada gidip, bol bol gülmenizi tavsiye ederim :) Buyrunuz fragman aşağıda!
IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.7 (İyi komedi filmi bulmanın zorluklarını bilmek)
Cuma, Ağustos 16, 2013
Film Günlüğü: Jobs
Jobs (2013)
Yönetmen: Joshua Michael Stern
Senaryo: Matt Whiteley
Oyuncular: Ashton Kutcher, Dermot Mulroney, Josh Gad
Steve Jobs'ın çağımızın dahilerinden olduğu bir gerçek. Hayat hikayesi ise, gerçek olduğunu bilmeden bir filmde görsek, yok artık denecek kadar iniş çıkışlarla dolu, film için mükemmel bir malzeme.
Bu nedenle hakkında bir film yapılacağını duyduğum zaman heyecanlandım. Oyuncu seçimi olarak Ashton Kutcher'ı da manalı buldum, çok iyi bir oyuncu olmasa da, kendisi de dijital sektörde girişimci olan Kutcher için bu rolün çok değerli olacağını hissettim, bu nedenle de çaba sarf edeceğini. Bu konuda haklı çıktım, ama ne yazık ki sadece bu konuda.
Bu kadar iyi bir hikaye için yapılan yönetmen seçimi korkunç. Gerçek anlamda sadece Jobs'un ismine güvenerek gişe yapar nasılsa diye bakılmış. Çoğunlukla iyi oyuncularla olan filmlerine rağmen yönetmenin bütün filmlerinin 6 civarı puanda olması, senaristin ilk senaryosu olması beni zaten ürkütmüştü. Bu kadar iyi bir hayat hikayesinden ancak bu kadar zayıf, kötü yönetilen, bağlantıları manasız, gereksiz sahnelerle dolu olan ve işin özünü veremeyen bir film yapılabilirdi! Neden mi?
Öncelikle ilk kısım film ortalamasının üzerinde bir şekilde gidiyor. İlk kısımdaki "Kafası güzel Jobs" sahnesi bir his veremeyen, aslında Jobs ile ilgili biraz daha fikir verebilecekken, kötü yönetim nedeniyle amacına ulaşamamış bir sahne, harcanmış. Okuldaki sahneler ise Jobs hakkında bilgi vermeye çalışırken bir türlü bir mana oluşturamıyor, kısa kısa görünen kaligrafi dersi, bilgisayar dersi, meditasyon grubu derken, sadece arka arkaya konmuş sahneler gibi olmuş. Genel olarak Apple'ın kuruluş aşamasındaki sancıları biraz daha iyi verebiliyor. Jobs'un inatçı ve mükemmeliyetçi yapısı, farklı yerlerden fikirleri bir araya getirmesini göstermek için Kutcher çok uğraşıyor.
Filmin ikinci yarısında ise işler iyice çığrından çıktı. Saçma sapan yakın çekimler, heyecan yaratmaya çalışan ama başaramayan "yürüyen kişiyi takip eden kamera" anları, Jobs ile ilgili en ufak bir his yaratmayan, olayları anlatan sahneler. Bittiği anda, "Lütfen böyle bitirmesinler!"dedirtecek kadar kötü bir son. Filmin sonunda gerçek kişilerin fotoğrafları ile oyuncuları gösteren kısım ise "Bakın çok iyi oyuncu seçtik" der gibiydi.
Senaryosu ve yönetimi ile gerçekten başarısız bir film Jobs, çok ciddi bir hayalkırıklığı oldu benim için. Ashton Kutcher gerçekten çaba sarf etmiş, bence gençlik yıllarına çok da yakışmış, daha iyi bir senaryo ve yönetmen ile bunu hayatının rolü haline getirebilir, seviye atlayabilirdi, fırsatı kaçırmış.
Sözün özü; bu kadar önemli birinin hayatı ile ilgili film çekiliyorsa, düzgün bir yönetmene ve senariste verilmeli! The Social Network ile bu filmi karşılaştırdığımda Jobs'a hakaret edilmiş gibi hissettim. Hayat hikayesini bilenlerdenseniz, hiç zaman harcamayın derim. Eminim ki ilerleyen yıllarda bu başarısızlığı gören ve doğru kadro ile Jobs hakkında film yapan başka yapımcılar olacak, onları bekleyin. Bir şey kaybetmiş olmazsınız. Jobs'un hayatı ile ilgili fikriniz yoksa, biraz olsun fikir verir ancak Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşma, bu filmden 10 kat etkili. İzlemeyenler ve bir defa daha izleyip, ilham almak isteyenler için, fragman yerine videoyu paylaşıyorum. İyi seyirler!
IMDb Puanı: 5.6
Helin'in Puanı: 3.7 (O da Kutcher'ın çabasına)
Yönetmen: Joshua Michael Stern
Senaryo: Matt Whiteley
Oyuncular: Ashton Kutcher, Dermot Mulroney, Josh Gad
Steve Jobs'ın çağımızın dahilerinden olduğu bir gerçek. Hayat hikayesi ise, gerçek olduğunu bilmeden bir filmde görsek, yok artık denecek kadar iniş çıkışlarla dolu, film için mükemmel bir malzeme.
Bu nedenle hakkında bir film yapılacağını duyduğum zaman heyecanlandım. Oyuncu seçimi olarak Ashton Kutcher'ı da manalı buldum, çok iyi bir oyuncu olmasa da, kendisi de dijital sektörde girişimci olan Kutcher için bu rolün çok değerli olacağını hissettim, bu nedenle de çaba sarf edeceğini. Bu konuda haklı çıktım, ama ne yazık ki sadece bu konuda.
Bu kadar iyi bir hikaye için yapılan yönetmen seçimi korkunç. Gerçek anlamda sadece Jobs'un ismine güvenerek gişe yapar nasılsa diye bakılmış. Çoğunlukla iyi oyuncularla olan filmlerine rağmen yönetmenin bütün filmlerinin 6 civarı puanda olması, senaristin ilk senaryosu olması beni zaten ürkütmüştü. Bu kadar iyi bir hayat hikayesinden ancak bu kadar zayıf, kötü yönetilen, bağlantıları manasız, gereksiz sahnelerle dolu olan ve işin özünü veremeyen bir film yapılabilirdi! Neden mi?
Öncelikle ilk kısım film ortalamasının üzerinde bir şekilde gidiyor. İlk kısımdaki "Kafası güzel Jobs" sahnesi bir his veremeyen, aslında Jobs ile ilgili biraz daha fikir verebilecekken, kötü yönetim nedeniyle amacına ulaşamamış bir sahne, harcanmış. Okuldaki sahneler ise Jobs hakkında bilgi vermeye çalışırken bir türlü bir mana oluşturamıyor, kısa kısa görünen kaligrafi dersi, bilgisayar dersi, meditasyon grubu derken, sadece arka arkaya konmuş sahneler gibi olmuş. Genel olarak Apple'ın kuruluş aşamasındaki sancıları biraz daha iyi verebiliyor. Jobs'un inatçı ve mükemmeliyetçi yapısı, farklı yerlerden fikirleri bir araya getirmesini göstermek için Kutcher çok uğraşıyor.
Filmin ikinci yarısında ise işler iyice çığrından çıktı. Saçma sapan yakın çekimler, heyecan yaratmaya çalışan ama başaramayan "yürüyen kişiyi takip eden kamera" anları, Jobs ile ilgili en ufak bir his yaratmayan, olayları anlatan sahneler. Bittiği anda, "Lütfen böyle bitirmesinler!"dedirtecek kadar kötü bir son. Filmin sonunda gerçek kişilerin fotoğrafları ile oyuncuları gösteren kısım ise "Bakın çok iyi oyuncu seçtik" der gibiydi.
Senaryosu ve yönetimi ile gerçekten başarısız bir film Jobs, çok ciddi bir hayalkırıklığı oldu benim için. Ashton Kutcher gerçekten çaba sarf etmiş, bence gençlik yıllarına çok da yakışmış, daha iyi bir senaryo ve yönetmen ile bunu hayatının rolü haline getirebilir, seviye atlayabilirdi, fırsatı kaçırmış.
Sözün özü; bu kadar önemli birinin hayatı ile ilgili film çekiliyorsa, düzgün bir yönetmene ve senariste verilmeli! The Social Network ile bu filmi karşılaştırdığımda Jobs'a hakaret edilmiş gibi hissettim. Hayat hikayesini bilenlerdenseniz, hiç zaman harcamayın derim. Eminim ki ilerleyen yıllarda bu başarısızlığı gören ve doğru kadro ile Jobs hakkında film yapan başka yapımcılar olacak, onları bekleyin. Bir şey kaybetmiş olmazsınız. Jobs'un hayatı ile ilgili fikriniz yoksa, biraz olsun fikir verir ancak Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşma, bu filmden 10 kat etkili. İzlemeyenler ve bir defa daha izleyip, ilham almak isteyenler için, fragman yerine videoyu paylaşıyorum. İyi seyirler!
IMDb Puanı: 5.6
Helin'in Puanı: 3.7 (O da Kutcher'ın çabasına)
Çarşamba, Mayıs 22, 2013
Film Günlüğü: The Great Gatsby
The Great Gatsby (2013)
Yönetmen: Baz Luhrmann
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton
Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :)
Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış.
Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar.
Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.
Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor.
Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı.
Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri.
Romeo vs. Gatsby
Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.
Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş. Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum.
Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil.
Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim.
Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler!
IMDb Puanı: 7.5
Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)
Yönetmen: Baz Luhrmann
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton
Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :)
Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış.
Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar.
Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.
Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor.
Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı.
Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri.
Romeo vs. Gatsby
Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.
Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş. Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum.
Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil.
Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim.
Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler!
IMDb Puanı: 7.5
Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)
Pazar, Nisan 14, 2013
İstanbul Film Festivali Günlüğü: Before Midnight
Before Midnight (2013)
Yönetmen: Richard Linklater
Oyuncular: Ethan Hawke, Julie Delpy
Biletler ilk satışa çıktığında yer bulamadığım Before Midnight'ı izlemeye o kadar niyetliydim ki, sonradan açılan gece 12.00 seansına gittim. İyi ki de gitmişim.
İlk filmleri seven, sıkıcı bulanları anlamayanlardanım. Before Sunrise, Hollywood dışında izlediğim ilk yabancı filmlerden biri ve bağımsız sinemayı bana sevdiren film bile olabilir. Romantik filmlere olan sevgim de bariz ama bunlar biraz daha ötesi, filmlerin uzun diyaloglarını muhteşem buluyorum. Before Sunrise'da konuşmaya başlayan iki insanın samimi ve sevimli aşık olma hikayesinde abartı hiç bir şey olmamakla birlikte, bir o kadar da akılda kalıcı ve etkileyici sahneyle doluydu. Bence bu filmlerin bunca övgü almasının en önemli nedeni. 2. filmde aslında güzel bir çift olan ama tekrar rastlaşamamış Celine ve Jesse'in 9 yıl sonra karşılaşmasını görmüş ve bu defa sonsuza dek kavuştuklarını hissetmiştik ki nitekim bu filmde öyle olduğunu görüyoruz. O uçağın kaçması için az dilek tutmadık.
Before Midnight yine 9 yıl sonrasına bakıyor bir önceki filmin. Filmde de 9 yıl geçmiş ve bu süreyi birlikte geçirmiş hatta ikizleri olmuş çiftimizin. 2. filmde evli olan Jesse'in boşandığını ve Celine'in yanına Paris'e taşındığını, oğlunu ise eski karısı ile Şikago'da bıraktığını öğreniyoruz. Bu defaki film, karakterlerin yaşı ile de birlikte, ilk filmlerdeki gibi "muhteşem aşk"ı değil, "yaşanan aşk"ı anlatıyor. Jesse çok güzel özetliyor son sahnede: Kusursuz değil ama gerçek. İkilinin birbirine hala aşık olduğu ve aslında ne kadar iyi anlaştığı ortada ama uzun süredir birlikte olan çiftin kendi kendilerine yarattıkları bir kavga, biriken şeylerin su yüzüne çıkmasına, onların da bunları daha da kurcalamasına neden oluyor. Sanki "Before ..." serisinin içerisine Who's Afraid of Virginia Woolf kaçmış gibi biraz. Ama biraz.
Filmin harika olmasının nedeni her zamanki gibi müthiş diyaloglar. Yine uzun uzun yürüyor ve konuşuyorlar. Filmde o kadar iyi gözlemler gördüm ki, özellikle de uzun ilişki içerisindeki kadını oynayan Celine'de, uzun süre etkisinden kurtulamam muhtemelen. Aslında ilişki dinamiklerinin kültür farkına rağmen bu kadar benzer olduğunu gördüğünde, insan şaşırmadan da edemiyor. Filmi bu kadar beğenmemin belki bir yanı da Celine ile fazlaca özdeşleşmiş hissetmem, duygu karmaşasında boğulmasını ve bu yüzden verdiği tepkileri anlamam :) Herkesin bir şeyler bulabileceği bir ilişki filmi.
Filmin senaryosunda her iki tarafın da (Julie Delpy ve Ethan Hawke) katkısı o kadar bariz ki, belki de keyifli olan da bu birlikteliği hissetmemiz. Yani ilişkiyi her açıdan görebiliyoruz, Celine çoğu zaman domine etmeye çalışsa ve Julie Delpy müthiş oyunculuğuyla rol çalsa da. Ama nasıl olsa o Jesse'in de deyişiyle "tamamen çatlak ama öyle güzel". Ethan Hawke de karakterini üzerine o kadar güzel oturtmuş ki, bu kadar doğal olduğu için, esas krediyi Celine ile tam bir gösteri sergileyen Delpy alıyor. Bu arada orta yaşlı anneyi oynamasına rağmen tüm doğallığıyla hala çok güzel Julie Delpy, hayran oldum.
İlk iki filmden daha derin ve bence daha da güzel bir film Before Midnight, beklenti yükseltmek istemem ama, benim en beğendiğim film haline geldi seriden. Sevdiğimiz çiftin yeni bir gününü görür müyüz bilinmez, bu haliyle bile kalsa, tadından yenmez bir seri oldu bence. Bağımsız sinemaya yakışır, alışılmış aşk hikayelerinin dışında, içten, orijinal, yaratıcı ve muhteşem bir seri.
Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum, bu da biraz devam filmi olmasından kaynaklanıyor, ama bunu tanıdık karakterleri doğru senaryo ile avantaja çeviriyor. İlk iki filmi izlemediyseniz bile, bunu bahane edip hepsini izlemenizi öneririm, ben en kısa sürede ilk iki filmi tekrar izleyeceğim. Seriyi sevenlerden iseniz, üzülmeyeceksiniz, seriye yakışır bir film olmuş. Tekrar tekrar izlenecek kadar güzel. Ben öyle yapacağım.
IMDb Puanı: 8.1
Helin'in Puanı: 8.9 (Bayıldım da diyebiliriz)
Yönetmen: Richard Linklater
Oyuncular: Ethan Hawke, Julie Delpy
Biletler ilk satışa çıktığında yer bulamadığım Before Midnight'ı izlemeye o kadar niyetliydim ki, sonradan açılan gece 12.00 seansına gittim. İyi ki de gitmişim.
İlk filmleri seven, sıkıcı bulanları anlamayanlardanım. Before Sunrise, Hollywood dışında izlediğim ilk yabancı filmlerden biri ve bağımsız sinemayı bana sevdiren film bile olabilir. Romantik filmlere olan sevgim de bariz ama bunlar biraz daha ötesi, filmlerin uzun diyaloglarını muhteşem buluyorum. Before Sunrise'da konuşmaya başlayan iki insanın samimi ve sevimli aşık olma hikayesinde abartı hiç bir şey olmamakla birlikte, bir o kadar da akılda kalıcı ve etkileyici sahneyle doluydu. Bence bu filmlerin bunca övgü almasının en önemli nedeni. 2. filmde aslında güzel bir çift olan ama tekrar rastlaşamamış Celine ve Jesse'in 9 yıl sonra karşılaşmasını görmüş ve bu defa sonsuza dek kavuştuklarını hissetmiştik ki nitekim bu filmde öyle olduğunu görüyoruz. O uçağın kaçması için az dilek tutmadık.
Before Midnight yine 9 yıl sonrasına bakıyor bir önceki filmin. Filmde de 9 yıl geçmiş ve bu süreyi birlikte geçirmiş hatta ikizleri olmuş çiftimizin. 2. filmde evli olan Jesse'in boşandığını ve Celine'in yanına Paris'e taşındığını, oğlunu ise eski karısı ile Şikago'da bıraktığını öğreniyoruz. Bu defaki film, karakterlerin yaşı ile de birlikte, ilk filmlerdeki gibi "muhteşem aşk"ı değil, "yaşanan aşk"ı anlatıyor. Jesse çok güzel özetliyor son sahnede: Kusursuz değil ama gerçek. İkilinin birbirine hala aşık olduğu ve aslında ne kadar iyi anlaştığı ortada ama uzun süredir birlikte olan çiftin kendi kendilerine yarattıkları bir kavga, biriken şeylerin su yüzüne çıkmasına, onların da bunları daha da kurcalamasına neden oluyor. Sanki "Before ..." serisinin içerisine Who's Afraid of Virginia Woolf kaçmış gibi biraz. Ama biraz.
Filmin harika olmasının nedeni her zamanki gibi müthiş diyaloglar. Yine uzun uzun yürüyor ve konuşuyorlar. Filmde o kadar iyi gözlemler gördüm ki, özellikle de uzun ilişki içerisindeki kadını oynayan Celine'de, uzun süre etkisinden kurtulamam muhtemelen. Aslında ilişki dinamiklerinin kültür farkına rağmen bu kadar benzer olduğunu gördüğünde, insan şaşırmadan da edemiyor. Filmi bu kadar beğenmemin belki bir yanı da Celine ile fazlaca özdeşleşmiş hissetmem, duygu karmaşasında boğulmasını ve bu yüzden verdiği tepkileri anlamam :) Herkesin bir şeyler bulabileceği bir ilişki filmi.
Filmin senaryosunda her iki tarafın da (Julie Delpy ve Ethan Hawke) katkısı o kadar bariz ki, belki de keyifli olan da bu birlikteliği hissetmemiz. Yani ilişkiyi her açıdan görebiliyoruz, Celine çoğu zaman domine etmeye çalışsa ve Julie Delpy müthiş oyunculuğuyla rol çalsa da. Ama nasıl olsa o Jesse'in de deyişiyle "tamamen çatlak ama öyle güzel". Ethan Hawke de karakterini üzerine o kadar güzel oturtmuş ki, bu kadar doğal olduğu için, esas krediyi Celine ile tam bir gösteri sergileyen Delpy alıyor. Bu arada orta yaşlı anneyi oynamasına rağmen tüm doğallığıyla hala çok güzel Julie Delpy, hayran oldum.
İlk iki filmden daha derin ve bence daha da güzel bir film Before Midnight, beklenti yükseltmek istemem ama, benim en beğendiğim film haline geldi seriden. Sevdiğimiz çiftin yeni bir gününü görür müyüz bilinmez, bu haliyle bile kalsa, tadından yenmez bir seri oldu bence. Bağımsız sinemaya yakışır, alışılmış aşk hikayelerinin dışında, içten, orijinal, yaratıcı ve muhteşem bir seri.
Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum, bu da biraz devam filmi olmasından kaynaklanıyor, ama bunu tanıdık karakterleri doğru senaryo ile avantaja çeviriyor. İlk iki filmi izlemediyseniz bile, bunu bahane edip hepsini izlemenizi öneririm, ben en kısa sürede ilk iki filmi tekrar izleyeceğim. Seriyi sevenlerden iseniz, üzülmeyeceksiniz, seriye yakışır bir film olmuş. Tekrar tekrar izlenecek kadar güzel. Ben öyle yapacağım.
IMDb Puanı: 8.1
Helin'in Puanı: 8.9 (Bayıldım da diyebiliriz)
Cumartesi, Nisan 13, 2013
İstanbul Film Festivali Günlüğü: Yozgat Blues
Yozgat Blues (2013)
Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Senaryo: Tarık Tufan, Mahmut Fazıl Coşkun
Oyuncular: Ercan Kesal, Ayça Damgacı, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak
Çok fazla Türk filmi izlediğimi ya da izleyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bu biraz da sinemaya çok fazla gidemiyor ve çoğu filmi evde izliyor olmam, Türk filmlerini desteklemek amacıyla da vizyonda iken görmek istemem ile alakalı. Ama bu plan çok başarılı sonuç vermiyor ve sonunda yılın önemli filmlerini dahi izleyememiş oluyorum.
Bu yılın ilki 32. İstanbul Film Festivali'nde izlediğim Yozgat Blues oldu. Hüzünlü bir gülümseme gibi bir film. İzleyiciyi güldürmeye çalışmazken, zorlamazken dahi kahkaha attırabiliyor, genelinde ise derin derin iç çekmeye neden oluyor.
Filmdeki 4 oyuncu da harika ama en çok başrol oyuncusu, Yavuz karakteriyle sessiz ve sakin bir şekilde tüm duygularını bize yaşatmayı başaran Ercan Kesal öne çıkıyor. Zorlamadan o kadar çok şey anlatıyor ki, etkilenmemek imkansız. Filmin başrolünü paylaşan, My Marlon and Brando'dan tanıdığımız sevgili Ayşe Damacı da ondan aşağı kalmıyor, karakterinin arayış halini çok güzel bürünüyor. Kadın kuaförü olmak isteyen ama kendisine inanacak biri olmayan berberi oynayan Tansu Biçer ve taşra enteli Nadir Sarıbacak ta övgüyü hak ediyor. Karakterler o kadar gerçekçi, o kadar gerçek hayat hüznüyle sarmalanmış ama bir o kadar da mizahi ki, senaryonun ve kurgunun kalitesi her sahnede kendisini gösteriyor.
Film boyunca tek bir şarkıyı defalarca duyuyoruz Fransızca şarkılar söylemek için Yozgat'a dek giden ikiliden, bu hem melankolik hem de ironik bir tat katmış filme. Şarkının filmin sonunda günlerce aklınızda kalması işten değil. Çoğu sahnenin görüntü yönetimi ve verdiği hisler o kadar iyi ki, beklemediğim kadar etkilenmiş olarak çıkmama neden oldular filmden. En akılda kalıcı olanlar;
Açılışta bir AVM'de Fransızca şarkılar söyleyen Yavuz,
Yürek burkan Neşe'nin yeni tabakları fark ettiği sahne,
Yavuz bey'den çay yapma teknikleri,
Odaya giderken ışıkların tek tek açılması (bundan sonra otomatik ışıklarda kendini hatırlatacak bir sahne),
Yavuz'un Neşe'nin evlilik haberine aşırı sevinci,
Final sahnesi.
İlk filmi Uzak İhtimal'i çok merak edip bir türlü izleyemediğim yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun alacağını düşündüğüm tüm tebrikleri hak ediyor, en çok da senaryo açısından. Gönlüm aynı zamanda Ercan Kesal'ın bu mütevazı ama müthiş performansının ödüllerle donatılmasından yana, henüz diğer filmleri izlemesem de, bunun ödüllük bir performans olduğu kesin.
Film ile ilgili Mahmut Fazıl Coşkun'un Ekşi Sinema'daki röportajı için buraya.
Film vizyonda hak ettiği ilgiyi görmez muhtemelen ama, görülesi, kaliteli Türk filmlerinden.
Her gün ekranda gördüğünüz popüler ünlüler oynamasa da, güzel bir iş var inanın ki, siz atlamayın, izleyin.
Perşembe, Nisan 04, 2013
Heyecanla Beklediğim Film: The Great Gatsby
Baz Lurhmann dünyanın en iyi yönetmeni olmayabilir, gelin görün ki ben kendisini çok seviyorum. Kullandığı görselliği, izlediğiniz şeyi bambaşka bir dünyaya çevirmesini, hikayeyi anlatışını. Evet biliyorum Avustralya biraz uzun ve yer yer sıkıcıydı gelin görün ki ben onu da sevdim vesselam. Onu biraz memlekete övgü gibi gördüm daha ziyade ki, o müthiş Avustralya manzaralarının sizi etkilemediğini söyleyemezsiniz, o kadarı ayıp olur.
Konumuza dönelim; bugün çok uzun zamandır beklediğim sevgili The Great Gatsby'nin ana trailer'ı çıktı. Ve evet, The Great Gatsby zaten hali hazırda çok güzel bir hikaye ve bu bir tekrar yapım. Moulin Rouge da öyleydi ve yani yine de beklentim büyük. Lafın kısası:
Baz Lurhmann, Leonardo Di Caprio, 20'ler manzarası, ve muhteşem Florence + The Machine. Daha fazlasını isteyemezdim. HD izleyiniz.
Konumuza dönelim; bugün çok uzun zamandır beklediğim sevgili The Great Gatsby'nin ana trailer'ı çıktı. Ve evet, The Great Gatsby zaten hali hazırda çok güzel bir hikaye ve bu bir tekrar yapım. Moulin Rouge da öyleydi ve yani yine de beklentim büyük. Lafın kısası:
Baz Lurhmann, Leonardo Di Caprio, 20'ler manzarası, ve muhteşem Florence + The Machine. Daha fazlasını isteyemezdim. HD izleyiniz.
Pazartesi, Ocak 07, 2013
!f İstanbul 2013 Tanıtım Filmleri
!f yaklaşıyor, !f ekibi de belli ki heyecanı arttırmak istemiş :)
Bu yılki teaserları çok beğendim açıkçası, emeği geçenlerin ellerine sağlık! Bol bol da güldüm :)
!f ruhunu yansıtan, !f'i neden sevdiğimizi hatırlatıyor, kısa ve öz.
Saatlerimizi 14 Şubat'a ayarladık, bekliyoruz :)
!f ruhunu yansıtan, !f'i neden sevdiğimizi hatırlatıyor, kısa ve öz.
Saatlerimizi 14 Şubat'a ayarladık, bekliyoruz :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























