Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 16, 2013

Film Günlüğü: Jobs

Jobs (2013)
Yönetmen: Joshua Michael Stern
Senaryo: Matt Whiteley
Oyuncular: Ashton Kutcher, Dermot Mulroney, Josh Gad

Steve Jobs'ın çağımızın dahilerinden olduğu bir gerçek. Hayat hikayesi ise, gerçek olduğunu bilmeden bir filmde görsek, yok artık denecek kadar iniş çıkışlarla dolu, film için mükemmel bir malzeme.

Bu nedenle hakkında bir film yapılacağını duyduğum zaman heyecanlandım. Oyuncu seçimi olarak Ashton Kutcher'ı da manalı buldum, çok iyi bir oyuncu olmasa da, kendisi de dijital sektörde girişimci olan Kutcher için bu rolün çok değerli olacağını hissettim, bu nedenle de çaba sarf edeceğini. Bu konuda haklı çıktım, ama ne yazık ki sadece bu konuda.

Bu kadar iyi bir hikaye için yapılan yönetmen seçimi korkunç. Gerçek anlamda sadece Jobs'un ismine güvenerek gişe yapar nasılsa diye bakılmış. Çoğunlukla iyi oyuncularla olan filmlerine rağmen yönetmenin bütün filmlerinin 6 civarı puanda olması, senaristin ilk senaryosu olması beni zaten ürkütmüştü. Bu kadar iyi bir hayat hikayesinden ancak bu kadar zayıf, kötü yönetilen, bağlantıları manasız, gereksiz sahnelerle dolu olan ve işin özünü veremeyen bir film yapılabilirdi! Neden mi?

Öncelikle ilk kısım film ortalamasının üzerinde bir şekilde gidiyor. İlk kısımdaki "Kafası güzel Jobs" sahnesi bir his veremeyen, aslında Jobs ile ilgili biraz daha fikir verebilecekken, kötü yönetim nedeniyle amacına ulaşamamış bir sahne, harcanmış. Okuldaki sahneler ise Jobs hakkında bilgi vermeye çalışırken bir türlü bir mana oluşturamıyor, kısa kısa görünen kaligrafi dersi, bilgisayar dersi, meditasyon grubu derken, sadece arka arkaya konmuş sahneler gibi olmuş. Genel olarak Apple'ın kuruluş aşamasındaki sancıları biraz daha iyi verebiliyor. Jobs'un inatçı ve mükemmeliyetçi yapısı, farklı yerlerden fikirleri bir araya getirmesini göstermek için Kutcher çok uğraşıyor.

Filmin ikinci yarısında ise işler iyice çığrından çıktı. Saçma sapan yakın çekimler, heyecan yaratmaya çalışan ama başaramayan "yürüyen kişiyi takip eden kamera" anları, Jobs ile ilgili en ufak bir his yaratmayan, olayları anlatan sahneler. Bittiği anda, "Lütfen böyle bitirmesinler!"dedirtecek kadar kötü bir son. Filmin sonunda gerçek kişilerin fotoğrafları ile oyuncuları gösteren kısım ise "Bakın çok iyi oyuncu seçtik" der gibiydi.

Senaryosu ve yönetimi ile gerçekten başarısız bir film Jobs, çok ciddi bir hayalkırıklığı oldu benim için. Ashton Kutcher gerçekten çaba sarf etmiş, bence gençlik yıllarına çok da yakışmış, daha iyi bir senaryo ve yönetmen ile bunu hayatının rolü haline getirebilir, seviye atlayabilirdi, fırsatı kaçırmış.

Sözün özü; bu kadar önemli birinin hayatı ile ilgili film çekiliyorsa, düzgün bir yönetmene ve senariste verilmeli! The Social Network ile bu filmi karşılaştırdığımda Jobs'a hakaret edilmiş gibi hissettim. Hayat hikayesini bilenlerdenseniz, hiç zaman harcamayın derim. Eminim ki ilerleyen yıllarda bu başarısızlığı gören ve doğru kadro ile Jobs hakkında film yapan başka yapımcılar olacak, onları bekleyin. Bir şey kaybetmiş olmazsınız. Jobs'un hayatı ile ilgili fikriniz yoksa, biraz olsun fikir verir ancak Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşma, bu filmden 10 kat etkili. İzlemeyenler ve bir defa daha izleyip, ilham almak isteyenler için, fragman yerine videoyu paylaşıyorum. İyi seyirler!

IMDb Puanı: 5.6
Helin'in Puanı: 3.7 (O da Kutcher'ın çabasına)



Cumartesi, Nisan 06, 2013

Film Günlüğü: My Week With Marilyn

My Week With Marilyn (2011)
Yönetmen: Simon Curtis
Oyuncular: Michelle Williams, Eddie Redmayne, Emma Watson, Judi Dench, Kenneth Baranagh

Biyografilere ilgim nedeniyle bu filmi çıktığı gibi izlemem gerekirdi aslında, özellikle de Marilyn Monroe varken işin içerisinde, ama bu zamana dek saklamışım nedense. 

Film, The Prince and The Showgirl filminin çekim setinde geçiyor. Çok kısa süre önce Arthur Miller ile 3. evliliğini yapmış olan Marilyn'in nevrotik tavırları nedeniyle sette Laurence Oliver ile arasındaki gerginlikleri ve Marilyn'in set görevlilerinden biri ile olan yakınlaşmasını anlatıyor. 

Filmin övülmeden geçilemeyecek tek noktası, Michelle Williams'ın muhteşem performansı. Akademi tarafından da hak ettiği ilgiyi görerek geçtiğimiz En İyi Kadın Oyuncu adayları arasındaydı Williams. Benim için ekstra değerli bir performanstı bu çünkü geçtiğimiz yıl Monroe'nun hayatını okuduğumda hayal ettiğim kadını karşımda gördüm resmen, benim için tüm taşlar yerli yerindeydi. İkonik Marilyn Monroe'nun aslında Norma Jean'in (Marilyn Monroe'nun gerçek adı) ilgi çekmek için yarattığı bir karakter olduğuna inandığım için aslında Norma Jean idi bence izlediğimiz. Zaten filmde de aslında bunun bir oyun olduğunu gösterdiği sahne ile bu ayrımı net bir şekilde göstermişler. Sürekli birinin onu onaylamasına, spotları üzerine çekerek ilgi görmeye ihtiyaç duyan Marilyn'i resmen yaşamış Williams. Bence aslında daha da ötesi, Marilyn'in göz kamaştıran ışıltısını da yakalayabilmiş olması. Çekimlerdeki hali, insanları nasıl büyülediği... Çok çekişmeli bir yıla ve Meryl Streep'in Margaret Thatcher performansı ile aynı yıla gelmesi büyük şanssızlık. 

Filmin bize kazandırdığı bir başka önemli şey ise spotları bu yıl Les Miserables'te de izlediğimiz Eddie Redmayne'ın üzerine çekmiş olması. Her erkek gibi Marilyn'e aşık olan ve ona kapılıp giden Colin'i oynayan oyuncunun yarattığı naif karakteri izlemek de oldukça keyifli. Emma Watson ve Dominic Cooper da kendisini gösteren oyuncular filmde ancak Judi Dench tabii ki bulunduğu tüm sahnelerde herkesi gölgede bırakıyor. Yine de Judi Dench'i aksi iken çok daha fazla seviyorum :) Nedense tek hoşuma gitmeyen Julia Ormond'un Vivien Leigh'i oldu, Leigh'in hiç bir yansımasını göremedim, belki bu sadece filmlerden tanımamla da ilgili olabilir ama içime sinmedi işte. 

Filmde tek ciddi anlamda sinirimi bozan şey, Michelle Williams'ın lenslerinin gözümüze sokulması oldu, özellikle ağlamaklı olduğu sahnelerde çok dikkatimi bozdu kendileri.

Filmin muhteşem olduğunu söyleyemeyeceğim, ama Michelle Williams o kadar muhteşem ki, mutlaka izlenmeli. Tüm dünyanın hayran olduğu kadının arka penceresini, tüm sorunlarına rağmen nasıl bu kadar muhteşem olduğuna biraz daha şaşırabilmek için özellikle. 

IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.5 (Bence film kendi başına 6, ama Williams yüzünden arttırdım)

Ay Marilyn, ikon olmaman pek mümkün değilmiş zaten.


Salı, Ağustos 28, 2012

Film Günlüğü: La Mome

La Mome (2007)
#1054
Yönetmen: Olivier Dahan
Oyuncular: Marion Cotillard, Sylvie Testud

Bahsetmemişimdir burada, biyografilere karşı inanılmaz bir zaafım var. Bambaşka hayatları, seçimlerini, hikayelerini izlemek, ayrı bir keyif veriyor bana. Bir de bu inanılmaz hikayelerin gerçek olduğunu bilmenin tadı ise bambaşka, etkisi bir kaç katına çıkıyor sanki. Bu nedenle de bu filmlerin/kitapların yeri bende ayrı.

Bu filmlerden biri olan La Mome, bir başka adıyla La Vie En Rose, Edith Piaf'ın hayatını anlatan Oscar ödüllü bir film. Filmi izledikten sonra diğer adayları bilmememe rağmen Marion Cotillard'ın almasını canı gönülden istediğimi ve aldığında kendim ödül almışcasına mutlu olduğumu söylemem gerekli. The Dark Knight Rises'daki biraz zorlama rolü haricinde şu ana dek beni oyunculuğuyla gerçekten etkilemiş biri, favorilerimden.

Fransız bir oyuncu için Edith Piaf'ın hayatını oynamak ve bununla uluslararası ödül almak bir ayrıcalık olsa gerek. Hikayesi gerçekten olağandışı Edith'i o kadar var etmiş, o kadar ona bürünmüş ki Cotillard, etkilenmemek elde değil, hakkını veriyor gerçekten. Yaşlılık sahneleri, en çok eğlendiği anda bile sürekli üzerindeki o hüzün hali, makyajı, mimikleri ile eksiksiz bir karakter oluşturulmuş. Karışık hikaye anlatımına rağmen Edith'in en önemli anlarını anlamaya yardımcı oluyor ve karakterini oluşturan tüm taşları ortaya döküyor. Mikrofonun önünde devleşmesi, şarkı söyleyerek var olması etkileyici bi kaç noktası sadece hikayenin, düşüşü, hayatını giderek mahvedişi bambaşka bir köşesi.

Hikayesi o kadar etkileyici ki, bittiğinde yumruk yemiş gibi oluyorsunuz. İnanılmaz bir yeteneğin acı hayatı, en büyük düşüşleri, henüz 40 küsüründe iken 60 gibi göstermesi... Hikayesini hiç bilmeyenleri buradan sonraki spoiler içerikleri konusunda uyarmadı demeyin: Gerçekten filmi izlerken hayatının aşkı, zamanının en ünlü boksörü Marcel'in ölümünü öğrendiği sahne beni o kadar etkiledi ki, Oscar alırken o sahne geldi gözlerimin önüne, işte bu sahne dedirtti bana çıtayı o kadar yükselten. Filmin tamamında oyunculuk harika, ama bir o sahne bir de Je Ne Regrette Nien'i ilk söylediği an insanın midesinde bir taş gibi kalıyor. Marion Cotillard da çok etkilenmiş olmalı ki geçtiğimiz yıl doğan oğlunun adını Marcel koydu :)

Aynı zamanda senaryoda da parmağı olan Oliver Dahan sahneleri birbirine karmaşaya rağmen bağlama ve hikayeyi en iyi şekilde anlatma konusunda başarılı, özellikle Piaf'ın hislerini atmosfer ile birleştirerek görselleştirme, yakın çekimleri ve çevresinin gözünden de gösterme konusunda gayet iyi. Cotillard olmasa bu kadar etkileyici olur muydu, ondan emin değilim.

Filmin müziklerinden bahsetmeye gerek yok, Edith Piaf'ın hayatından bahsediyoruz :) Film bittikten sonra en az 1 hafta Edith Piaf dinleyeceğiniz konusunda uyarımı da yapayım! Milord'u kaç defa dinlediğimi sayamamıştım ben şahsen, Je Ne Regrette Nien'i hiç sayamam.

İzlettiğim insanlar tepki gösterdiler filmin etkisi nedeniyle bana, çok mutlu bir film olmadığını belirtmek gerekli ama böylesi bir hikayeyi izlememek gerçekten büyük eksiklik olurdu.

IMDb Puanı: 7.6
Helin'in Puanı: 8.2 (Puanın çoğu Marion'a!)

Buyrunuz fragman, maksat biraz ne anlattığım gözünüzde canlansın;




Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...