Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 28, 2014

Film Günlüğü: Enough Said

Enough Said (2013)
Yönetmen: Nicole Holofcener
Senaryo: Nicole Holofcener
Oyuncular: Julia Louis-Dreyfus, James Gondolfini

Pazar keyfi yaparken ne izleyeceğini bulamayanlar, iş çıkışı çok yorulmadan film keyfi yapmak isteyenler için bu yazı. Geçtiğimiz yılın en samimi, en insanın içini ısıtan filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Enough Said'i paylaşmak istedim.

Boşanmış ve üniversiteye gitmek üzere olan bir kıza sahip olan masör Eva'nın uzun zamandır aşk hayatında kayda değer bir gelişme de olmuyor. Artık kimseden hoşlanamadığını düşünmeye başlayan Eva, bir partide aslında pek de tipi olmayan Albert ile tanışıyor. Hiç beklemediği bir şekilde Albert'dan hoşlanıyor ve çok doğal işleyen olaylar sonrasında Albert ile bir ilişkiye yelken açıyor. Ancak kısa bir süre sonra Albert'ın eski karısının müşterilerinden biri olduğunu fark ediyor ve işler biraz karışıyor.

Öncelikle sözü muhteşem Julia Louis-Dreyfus'tan açalım. Abartılı davranmadan güldürmeyi başaran çok başarılı bir komedyen Louis-Dreyfus. Seinfeild sonrasında New Adventures of Old Christine'den ya da şimdilerde Veep'ten tanırsınız kendisini. Tatlı gariplikleri bence ona o kadar yakışıyor ki, komedi filmlerinden ve dizilerinde kolaylıkla irrite olabilen beni hiç bir zaman rahatsız etmiyor, tersine sevdiriyor kendisini. Eva o kadar doğal bir karakter ki, onu sevmemek ve kaldığı ikilemleri anlamamak elde değil. Bu rolü ile aldığı Altın Küre adaylığını da sonuna kadar hak ediyor.

Filmin bir diğer yıldızı Sopranos'un James Gondolfini'si. Albert'ı çok doğal ve gerçekçi bir şekilde resmediyor, yan komşunuz sanabileceğiniz kadar hem de. Gondolfini'nin geçtiğimiz yılki beklenmeyen ölümü nedeniyle de son filmi olarak geçiyor tarihe ne yazık ki, keşke daha fazla izleyebilseydik kendisini.

Enough Said'in senaryosu çok başarılı. Romantik komedi türünün genel kurgusunda ilerlese de bunu usta işi dialoglar ve doğal karakterlerle o kadar güzel destekliyor ki, izlerken sıkılmanıza imkan yok.

Enough Said içiniz rahat bir şekilde herkese tavsiye edebileceğiniz, aylak zamanınızda televizyonda denk gelseniz tekrar izleyeceğiniz bir film. Boyundan büyük laflar etmeye çalışmayan, doğal, tamamını gülümseyerek izleyeceğiniz cinsten. Güzel bir öğleden sonra ya da akşam için tavsiye edilir.

IMDb Puanı: 7.2
Helin'in Puanı: 7.5


Çarşamba, Mayıs 22, 2013

Film Günlüğü: The Great Gatsby

The Great Gatsby (2013)
Yönetmen: Baz Luhrmann
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton

Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :)

Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış.

Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar.

Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.

Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor.

Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı. 



Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri.

Romeo vs. Gatsby



Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.



Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş.  Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum.

Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil.

Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim.

Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler!

IMDb Puanı: 7.5
Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)



Pazar, Nisan 14, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: Before Midnight

Before Midnight (2013)
Yönetmen: Richard Linklater
Oyuncular: Ethan Hawke, Julie Delpy

Biletler ilk satışa çıktığında yer bulamadığım Before Midnight'ı izlemeye o kadar niyetliydim ki, sonradan açılan gece 12.00 seansına gittim. İyi ki de gitmişim.

İlk filmleri seven, sıkıcı bulanları anlamayanlardanım. Before Sunrise, Hollywood dışında izlediğim ilk yabancı filmlerden biri ve bağımsız sinemayı bana sevdiren film bile olabilir. Romantik filmlere olan sevgim de bariz ama bunlar biraz daha ötesi, filmlerin uzun diyaloglarını muhteşem buluyorum. Before Sunrise'da konuşmaya başlayan iki insanın samimi ve sevimli aşık olma hikayesinde abartı hiç bir şey olmamakla birlikte, bir o kadar da akılda kalıcı ve etkileyici sahneyle doluydu. Bence bu filmlerin bunca övgü almasının en önemli nedeni. 2. filmde aslında güzel bir çift olan ama tekrar rastlaşamamış Celine ve Jesse'in 9 yıl sonra karşılaşmasını görmüş ve bu defa sonsuza dek kavuştuklarını hissetmiştik ki nitekim bu filmde öyle olduğunu görüyoruz. O uçağın kaçması için az dilek tutmadık.

Before Midnight yine 9 yıl sonrasına bakıyor bir önceki filmin. Filmde de 9 yıl geçmiş ve bu süreyi birlikte geçirmiş hatta ikizleri olmuş çiftimizin. 2. filmde evli olan Jesse'in boşandığını ve Celine'in yanına Paris'e taşındığını, oğlunu ise eski karısı ile Şikago'da bıraktığını öğreniyoruz. Bu defaki film, karakterlerin yaşı ile de birlikte, ilk filmlerdeki gibi "muhteşem aşk"ı değil, "yaşanan aşk"ı anlatıyor. Jesse çok güzel özetliyor son sahnede: Kusursuz değil ama gerçek. İkilinin birbirine hala aşık olduğu ve aslında ne kadar iyi anlaştığı ortada ama uzun süredir birlikte olan çiftin kendi kendilerine yarattıkları bir kavga, biriken şeylerin su yüzüne çıkmasına, onların da bunları daha da kurcalamasına neden oluyor.  Sanki "Before ..." serisinin içerisine Who's Afraid of Virginia Woolf kaçmış gibi biraz. Ama biraz.


Filmin harika olmasının nedeni her zamanki gibi müthiş diyaloglar. Yine uzun uzun yürüyor ve konuşuyorlar. Filmde o kadar iyi gözlemler gördüm ki, özellikle de uzun ilişki içerisindeki kadını oynayan Celine'de, uzun süre etkisinden kurtulamam muhtemelen. Aslında ilişki dinamiklerinin kültür farkına rağmen bu kadar benzer olduğunu gördüğünde, insan şaşırmadan da edemiyor. Filmi bu kadar beğenmemin belki bir yanı da Celine ile fazlaca özdeşleşmiş hissetmem, duygu karmaşasında boğulmasını ve bu yüzden verdiği tepkileri anlamam :) Herkesin bir şeyler bulabileceği bir ilişki filmi.

Filmin senaryosunda her iki tarafın da (Julie Delpy ve Ethan Hawke) katkısı o kadar bariz ki, belki de keyifli olan da bu birlikteliği hissetmemiz. Yani ilişkiyi her açıdan görebiliyoruz, Celine çoğu zaman domine etmeye çalışsa ve Julie Delpy müthiş oyunculuğuyla rol çalsa da. Ama nasıl olsa o Jesse'in de deyişiyle "tamamen çatlak ama öyle güzel". Ethan Hawke de karakterini üzerine o kadar güzel oturtmuş ki, bu kadar doğal olduğu için, esas krediyi Celine ile tam bir gösteri sergileyen Delpy alıyor. Bu arada orta yaşlı anneyi oynamasına rağmen tüm doğallığıyla hala çok güzel Julie Delpy, hayran oldum.


İlk iki filmden daha derin ve bence daha da güzel bir film Before Midnight, beklenti yükseltmek istemem ama, benim en beğendiğim film haline geldi seriden. Sevdiğimiz çiftin yeni bir gününü görür müyüz bilinmez, bu haliyle bile kalsa, tadından yenmez bir seri oldu bence. Bağımsız sinemaya yakışır, alışılmış aşk hikayelerinin dışında, içten, orijinal, yaratıcı ve muhteşem bir seri.

Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum, bu da biraz devam filmi olmasından kaynaklanıyor, ama bunu tanıdık karakterleri doğru senaryo ile avantaja çeviriyor. İlk iki filmi izlemediyseniz bile, bunu bahane edip hepsini izlemenizi öneririm, ben en kısa sürede ilk iki filmi tekrar izleyeceğim. Seriyi sevenlerden iseniz, üzülmeyeceksiniz, seriye yakışır bir film olmuş. Tekrar tekrar izlenecek kadar güzel. Ben öyle yapacağım.

IMDb Puanı: 8.1
Helin'in Puanı: 8.9 (Bayıldım da diyebiliriz)



Cumartesi, Nisan 06, 2013

Film Günlüğü: My Week With Marilyn

My Week With Marilyn (2011)
Yönetmen: Simon Curtis
Oyuncular: Michelle Williams, Eddie Redmayne, Emma Watson, Judi Dench, Kenneth Baranagh

Biyografilere ilgim nedeniyle bu filmi çıktığı gibi izlemem gerekirdi aslında, özellikle de Marilyn Monroe varken işin içerisinde, ama bu zamana dek saklamışım nedense. 

Film, The Prince and The Showgirl filminin çekim setinde geçiyor. Çok kısa süre önce Arthur Miller ile 3. evliliğini yapmış olan Marilyn'in nevrotik tavırları nedeniyle sette Laurence Oliver ile arasındaki gerginlikleri ve Marilyn'in set görevlilerinden biri ile olan yakınlaşmasını anlatıyor. 

Filmin övülmeden geçilemeyecek tek noktası, Michelle Williams'ın muhteşem performansı. Akademi tarafından da hak ettiği ilgiyi görerek geçtiğimiz En İyi Kadın Oyuncu adayları arasındaydı Williams. Benim için ekstra değerli bir performanstı bu çünkü geçtiğimiz yıl Monroe'nun hayatını okuduğumda hayal ettiğim kadını karşımda gördüm resmen, benim için tüm taşlar yerli yerindeydi. İkonik Marilyn Monroe'nun aslında Norma Jean'in (Marilyn Monroe'nun gerçek adı) ilgi çekmek için yarattığı bir karakter olduğuna inandığım için aslında Norma Jean idi bence izlediğimiz. Zaten filmde de aslında bunun bir oyun olduğunu gösterdiği sahne ile bu ayrımı net bir şekilde göstermişler. Sürekli birinin onu onaylamasına, spotları üzerine çekerek ilgi görmeye ihtiyaç duyan Marilyn'i resmen yaşamış Williams. Bence aslında daha da ötesi, Marilyn'in göz kamaştıran ışıltısını da yakalayabilmiş olması. Çekimlerdeki hali, insanları nasıl büyülediği... Çok çekişmeli bir yıla ve Meryl Streep'in Margaret Thatcher performansı ile aynı yıla gelmesi büyük şanssızlık. 

Filmin bize kazandırdığı bir başka önemli şey ise spotları bu yıl Les Miserables'te de izlediğimiz Eddie Redmayne'ın üzerine çekmiş olması. Her erkek gibi Marilyn'e aşık olan ve ona kapılıp giden Colin'i oynayan oyuncunun yarattığı naif karakteri izlemek de oldukça keyifli. Emma Watson ve Dominic Cooper da kendisini gösteren oyuncular filmde ancak Judi Dench tabii ki bulunduğu tüm sahnelerde herkesi gölgede bırakıyor. Yine de Judi Dench'i aksi iken çok daha fazla seviyorum :) Nedense tek hoşuma gitmeyen Julia Ormond'un Vivien Leigh'i oldu, Leigh'in hiç bir yansımasını göremedim, belki bu sadece filmlerden tanımamla da ilgili olabilir ama içime sinmedi işte. 

Filmde tek ciddi anlamda sinirimi bozan şey, Michelle Williams'ın lenslerinin gözümüze sokulması oldu, özellikle ağlamaklı olduğu sahnelerde çok dikkatimi bozdu kendileri.

Filmin muhteşem olduğunu söyleyemeyeceğim, ama Michelle Williams o kadar muhteşem ki, mutlaka izlenmeli. Tüm dünyanın hayran olduğu kadının arka penceresini, tüm sorunlarına rağmen nasıl bu kadar muhteşem olduğuna biraz daha şaşırabilmek için özellikle. 

IMDb Puanı: 7.0
Helin'in Puanı: 7.5 (Bence film kendi başına 6, ama Williams yüzünden arttırdım)

Ay Marilyn, ikon olmaman pek mümkün değilmiş zaten.


Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...