Leonardo Di Caprio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Leonardo Di Caprio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 22, 2013

Film Günlüğü: The Great Gatsby

The Great Gatsby (2013)
Yönetmen: Baz Luhrmann
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton

Bu filmi ne kadar heyecanla beklediğimi blogu takip edenler bilirler. Uzun bir bekleyişin ardından Gatsby'ye kavuştum ve biraz gevezeliğim tutabilir :)

Emin olabileceğiniz şey, bu film "güzel" bir film. Filmden beklediğim her şeyi buldum. Beklediğim akıl almaz görsellik, iyi oyunculuk ve muhteşem müzikler ile, yine etkileyici bir dünya yaratmış.

Jay Gatsby muhteşem partiler veren ve dev bir malikanede yaşayan yeni zenginlerden biridir, ama bu gizemli adamı aslında kimse tanımamakta ve hakkında bir çok efsane bulunmaktadır. Hikayemizin anlatıcısı olan Nick Carraway Gatsby'nin komşusudur ve Gatsby ile arkadaş olurlar. Ancak Gatsby'nin Carraway'in evli kuzeni Daisy'ye takıntılı derecede aşık olduğu ve onları bir araya getirmesini umduğu ortaya çıkar. Bu buluşma ile olaylar başlar.

Film içerisindeki bence en doğru seçim Leonardo DiCaprio olmuş. Jay Gatsby'ye resmen bürünen DiCaprio, yeteneğiyle ve karizmasıyla yine beni benden aldı. Karakterin hem karanlık taraflarını hem de naif aşkını çok güzel yansıtıyor. Carey Mulligan ise ilk sahnelerde aslında role çok uygun görünmekle birlikte sonrasında bir şeyler eksik kalıyor.

Belki çevresindeki yeteneklerden, belki de Luhrmann'ın Gatsby'nin neden Daisy'e bu kadar aşık olduğunu kanıtlamak istercesine onu gözümüzde muhteşemleştirirken, karakterinin boşluklarına ve sığlığına odaklanmamasından. Yine de Leo ve Carey'nin kimyası çok güzel. Tobey Maguire'in Carraway'i fazla sönük kalmış gibi geldi bana, daha doğrusu ezik gibi. Joel Edgerton ise karizmatik ve sinir bozucu olmayı başarıyor.

Filmin parti sahneleri - Luhrmann'ın her filmindeki gibi - gerçekten inanılmaz olmuş. Özellikle Jay Gatsby ilk karşımıza çıktığı sahnede gözlerimizi alıyor, harika bir karşılaşma sahnesi olmuş. Robert Redford'un Gatsby'sinden hem çok daha karizmatik hem de çok daha heyecanlı bir karakter olmuş DiCaprio'nunki, ben bu halini daha çok sevdim. Filmde Daisy ve Gatsby'nin gençken tanıştığı sahneler de bende hafif bir Romeo + Juliet atmosferi hissi yarattı. 



Yönetmenin en sevdiği şeylerden olan gözleri öne çıkaran renk oyunlarıyla yakın çekimleri yine çok iyi kullanılmış. Romeo + Juliet'te dönüp defalarca izlememe neden olan Romeo'nun Tybalt'ı öldürdüğü sahnedeki gibi bir çok kare dikkatimi çekti. Yönetmenin mavi gözleri sevdiği kesin, en çok da Leo'nunkileri.

Romeo vs. Gatsby



Başka güzel bir nokta ise hava durumunun ruh hallerini anlatmak için kullanımıydı. 1974 yapımı filmde Daisy ve Jay'in tekrar karşılaştığı sahnede yağmur görüntü olarak hiç işin içine katılmazken, Luhrmann sahneye drama katmak için yoğun şekilde kullanmış, çok güzel olmuş.



Filmin eksilerine bakarsak; Luhrmann'ın görsel tarzına bayılsam da, bazı yerlerde fazla animasyon havasına dönüştüğünü de fark etmedim değil. Bir de bu filmin bir Moulin Rouge olamamasının nedenini, o filmdeki komedi ve dram unsurlarının çok iyi iç içe geçişi olmasına, bu filmde yönetmenin ilk filmi Strictly Ballroom'dan beri ustası olduğu absürd komedi unsurlarının olmamasına bağlıyorum. Bir de "old sport"un fazla kullanıldığını düşünüyorum, biraz daha az kullanılabilirmiş, sinir bozma aşamasına gelmiş.  Filmin derinliği konusunu gayet güzel ve filmin amacına uygun buldum, orada bir eksiklik görmüyorum.

Son olarak, filmin müzik kullanımından bahsetmeden geçmeyeyim, filmi beklerken yazmış olsam da. Filmde en fazla The XX'in Together'ını duyuyoruz, bir nevi içimize işliyor. Bununla birlikte Jay Z'nin süpervizörlüğü ile parti sahneleri Bryan Ferry Orchestra'ın da katkılarıyla epik bir hal alıyor. Lana Del Rey'in Young and Beautiful'u, Jack White'ın Love is Blindness'ı en fazla dikkat çekenler. Bunlarla birlikte Florence + The Machine, Sia, Beyonce, will.i.am de soundtrackte olan isimler. Uzun zamandır müzikleriyle bu kadar etkileyen bir film olmamıştı beni. Filmi izledikten sonra tüm albümü defalarca dinlememek işten bile değil.

Bu film mutlaka sinemada izlemelisiniz kategorisinde. 3D'nin aslında pek bir esprisi yok, eminim 3D olmasa da bu kadar etkileyici olurdu. Muhteşem Gatsby hikayesinin toplumsal eleştiriden çok aşk ve umut temalı bir versiyonu olmuş tabii ki, bu nedenle beklentileri bu yönde tutalım, aşırı derinlik de beklemeyin. Gelin görün ki, umutsuz aşk hikayelerini Baz Luhrmann kadar güzel ve gösterişli anlatan yok. Tadını çıkaralım. Hatta sonrasında oturup eski filmlerini tekrar izleyelim.

Bir yerlerde okumuştum, bazen stil o kadar iyidir ki, yeterli gelir filme demiş. Bu işte tam da o film. İyi seyirler!

IMDb Puanı: 7.5
Helin'in Puanı: 8.5 (Şimdi işin yoksa Baz bir daha film çeksin diye 5 sene bekle!)



Perşembe, Nisan 04, 2013

Heyecanla Beklediğim Film: The Great Gatsby

Baz Lurhmann dünyanın en iyi yönetmeni olmayabilir, gelin görün ki ben kendisini çok seviyorum. Kullandığı görselliği, izlediğiniz şeyi bambaşka bir dünyaya çevirmesini, hikayeyi anlatışını. Evet biliyorum Avustralya biraz uzun ve yer yer sıkıcıydı gelin görün ki ben onu da sevdim vesselam. Onu biraz memlekete övgü gibi gördüm daha ziyade ki, o müthiş Avustralya manzaralarının sizi etkilemediğini söyleyemezsiniz, o kadarı ayıp olur.

Konumuza dönelim; bugün çok uzun zamandır beklediğim sevgili The Great Gatsby'nin ana trailer'ı çıktı. Ve evet, The Great Gatsby zaten hali hazırda çok güzel bir hikaye ve bu bir tekrar yapım. Moulin Rouge da öyleydi ve yani yine de beklentim büyük. Lafın kısası:

Baz Lurhmann, Leonardo Di Caprio, 20'ler manzarası, ve muhteşem Florence + The Machine. Daha fazlasını isteyemezdim. HD izleyiniz.



Pazar, Mayıs 06, 2012

Merakla Beklenen 2012 Filmleri - 2

Kabul etmek gerekli, Johnny Depp ve Tim Burton bir aradaysa, hayal kırıklığı pek olası değil. Tim Burton tabii ki sevgili Helena Bonham Carter'ını da atlamamış her zamanki gibi, ama kesinlikle şikayet edilesi bir ayrıcalık tanıma değil bu. Defalarca izlenecek yeni bir film geliyor gibi sanki? Buyrun, Dark Shadows fragmanı her şeyi anlatıyor zaten, Beetlejuice tadında bir film beklentisindeyim, umarım Tim Burton kendisini bile aşar bu filmle!




En az 3 yıl arayla film çekerek kendisini özleten sevgili Baz Lurhmann ise, Great Gatsby ile dönüyor 4 yılın sonunda. Hikayeleri öyle güzel, öyle renklerle bezeli anlatıyor ki, ne anlattığı çok da önemli olmuyor benim için. Leonardo DiCaprio ile çalışıyor 2.defa. Ne diyebilirim ki? Bunu da muhtemelen defalarca izleyeceğim, Moulin Rouge ve Romeo + Juliet gibi. Aralık ayına dek fragmanlar ile bekleyiş sürecek, Dark Shadows kadar hızlı bir kavuşma olmayacak anlaşılan. 

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Film Günlüğü: Inception

Inception (2010)
#1087
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprioJoseph Gordon-LevittEllen PageKen WatanabeMarion Cotillard


Bu filmi anlatmaya nasıl başlayacağımı bilemiyorum açıkçası. Ve nasıl bitirmeyi başaracağımı da.


Filmin yönetmeninin Christopher Nolan olması heyecanlandırmaya yetmişti. Bunun üzerine yaz yaz bitmeyen sağlam oyuncu kadrosuysa filmin tadını tamamlayan baharat çeşnisi olmuş açıkçası. 


Leonardo Di Caprio'ya söyleyecek lafım tükenmiş durumda çünkü beni her filmde biraz daha inandırıyor oyunculuğuna. Bundan sonra ilk izleyeceğim film sinemada gidemediğim Shutter Island olacak. Bu filmde herkes muhteşem olsa da benim ilgimi çeken Juno'da bayıldığım Ellen Page'in varlığı ve kesinlikle favori bayan oyuncum olma yolunda ilerleyen Marion Cotillard oldu. Jeux d'Enfants filminden beri yakın takibindeyim ve her defasında beni hayran bırakıyor. 


Filmden çıktığımda beklediğim yumruk etkisini yaşamadım, daha çok beni düşünceler alemine sürükledi diyebilirim. Tam olarak oldukça küçükken izlememe rağmen hayran kalmış olduğum Memento ve çok geç izleme hatası yaptığım The Dark Knight'taki gibi (Prestige'i halen izlemediğimi de burada itiraf ediyorum). Gerçek ve düş arasındaki sınırı uyandığı ilk anlarda genellikle çizemeyen ve çok fazla rüya gören biri olduğum için, sorgulanacak çok şey geçmiş oldu film sonrasında elime. 


Rüyalarımı manipule edip, uyanıp tekrar uyumak suretiyle onları değiştirmeye çalışırım çoğu zaman. Fakat buna rağmen çoğu rüyamın beğenmediğim ilk sonu daha çok yer eder bende, değiştirdiğim yeni versiyonundan ziyade. Bu nedenle rüyalarımızın sadece bilinçaltı yansıması mı olduğu yoksa bizim de rüyalardan etkilenip etkilenmediğimiz düşünceleri aklımı kurcalıyor. Kanımca "Başlangıç"ın gerçek olma şansı var. Rüyalarımızdan etkilenip, hayatımızda değişiklikler yapıyor olabiliriz. Fakat o kadar yumurta-tavuk problemi ki bu durum, ne kadar düşünsem, kesin bir şey söyleyemiyorum. Rüyalar, kaçışımız, korkumuz, rahatladığımız ve kendimizle karşılaştığımız yerler. Biraz daha fazla hatırlayıp, biraz daha içlerine girebilmek isterdim bu sınırı olmayan dünyaların. Bu kadar rüyaların ruhunu anlayan, oraya sakladığımız aşklarımızı, nefretlerimizi, hislerimizi bunca aksiyona rağmen hiç ıskalamadan derin derin anlatabilen bir film olması sayesinde, eksik bulamıyorum. Sadece rüyalara ve Christopher Nolan'ın anlatım gücüne biraz daha hayran oluyorum.


Sonu ise, tam bir şaheserdi. Ben ne kadar optimist olsam da, çelişkilerle boğuştum kapanıştaki depresif müzik nedeniyle. Saatlerce yorum yapılabilecek nitelikte, sadece ne hissettiğinizle sizi memnun edecek çözümü bulabileceğinize inanıyorum. Benim sonum mu? Bana kalsın :)


Aksiyon sahneleri zaten aklımı başımdan aldı, buna rağmen bu kadar dolu, bu kadar derin bir film... Öncelikle uzun süredir takip ettiğim için inanılmaz büyük bir beklentiyle gittim filme. Vizyona girdikten 2 hafta sonra gittiğim için de beklentim ve sabırsızlığım artmıştı. Buna rağmen beklentilerimin üzerindeydi film. Hayran kaldım, ve puan kıracak bahane bulamadım, aramak da istemedim.


Ne yazdım ama! Daha da yazasım var ama! Neyse :)


Helin'in puanı: 9.8
IMDB Puanı: 9.0

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Film Günlüğü: The Departed

22 Haziran


The Departed (2006)
#1049
Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Jack Nicholson, Leonardo Di Caprio, Matt Damon


Bu film de her zamanki üşengeçliğimin kurbanı listede bekliyordu sırasını. Aksiyon alma vakti gelince, ilk ona verdim bu şansı.


Leonardo Di Caprio'nun toyluk dönemini nasıl atlatıp gerçek bir oyuncu olduğunu Blood Diamond filminde görmüş, hayran kalmıştım. Martin Scorsese gibi usta bir yönetmenin onda bu kadar ısrarcı olmasından da anlamak gerekli. Jack Nicholson, tüm hayranlığıma rağmen Frank Costello rolüyle beni bir kez daha şaşırtmayı başarıyor, iyi oyunculuğuna. Bir defa daha tam bir deli olduğunu düşünüp, tekrar bayılıyorum bu adama. Matt Damon'a karşı ise garip bir sevememe durumu yaşıyorum. Çok iyi bir oyuncu, rolleri üzerine inanılmaz yakıştırıyor, o tedirgin haller, bazı durumlarda kendisini düşünerek başkalarını sattığı anları karaktere yedirişi. Anthony Minghella'nın The Talented Mr.Ripley'inden beri çok güzel kotardığını gördüm hep bu rolleri. Ama nedense, bir şeyler eksik, bulamıyorum. Hep filmin renksiz görünen ama aslında her şey başının altından çıkan silik karakterlerine ısınamıyorum. Belki de tüm amaçladığı da budur aslında.


Film uzun, sıkıcı bir uzunluk değil ama filmi izlerken o kadar çok olay olmuş, zaman geçmişti ki, daha filmin yarısında olduğumu gördüm. Sonunda biri diğerini yenecek gözüyle bakarak izlediğim için, haksızlık etmiştim filme. Şaşkın, dumur olmuş ama filmden inanılmaz keyif almış bir şekilde kalakaldım ekran karşısında. Hak verdim aldığı ödüllere. Mark Wahlberg'in karakteri tüm resmi tamamlıyor, kitabı kapatıyor sanırım.


Martin Scorsese bu film ile Best Achivement in Directing Oscar'ını almıştı, helal olsun.
Bir wouw! filmi olamadı benim için ama, sevdim, oyunculuklar, yönetmenlik başarısı ile gerçekten yer etti bende.


IMDB Puanı: 8.5 (Top 250: #51)
Helin Puanı: 9

Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...