2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 11, 2013

Siyad '12 Seçkisi @Beyoğlu Sineması

Uzun zamandır ortalarda yokum, biliyorum. Ülkenin gündemi nedeniyle nerelerde olduğumu tahmin etmeniz çok zor değil. Burayı ihmal etmeyi hiç ama hiç istemesem de, açıkçası son 2 aydır doğru düzgün film izleyemediğimi, uyku dışında 2 saat boyunca dünyadan kopamadığımı söylemek üzücü. Gezi parkı ve onun temsil ettiği şeyleri daha fazla günlük hayatımıza taşımakta olduğumuz bu süreçte, ben de film izlemeye başladım tekrardan. 

Gelelim konumuza. Bu zamanlarda sinema ile ilgili güzel bir etkinlik var, o da Beyoğlu Sineması'nın Siyad'ın 2012 seçkisini yayınlıyor olması. Beyoğlu Sineması'nın yeri, yıl içerisinde vizyona giremeyen değerli filmleri yayınlaması nedeniyle benim için de bambaşka. Kimi zaman sadece desteklemek için dahi, Beyoğlu Sinema'sında gitmeye çalışıyorum filmlere, yeri nedeniyle avantajlı konumda da benim için.

Her gördüğümde "Off, bunu izleyememiştim yaşasın!" "Bence ben bunu bi daha izlerim sinemada" tepkileriyle karşılıyorum listeyi, bu sene de öyle oldu. 

The Master, bir türlü gidemediğim, ama bağzı arkadaşların - Film Doktoru blogu ile biliyor olabilirsiniz kendisini - çok beğenmesi ve listelerde tepelere koyması nedeniyle izleyemediğime üzüldüğüm bir filmdi, buna kesin gidiyorum bu nedenle. Yine izleyemediklerimden Moonrise Kingdom, We Need To Talk About Kevin ve Anna Karenina gitmek istediklerim. Eğer yaşam enerjim yeterse, Lars von trier'in muhteşem görselliğe sahip depresyon filmi Melancholia'yı da tekrar izleyebilirim ama önceki seferi zor kaldırmıştım, bakalım :)

İzlemeyenlerin Haneke'nin Amour'unu mutlaka bu defa yakalamasını öneririm. Çok etkileyici bir hikaye, durağan ama vurucu. Daha hızlı bir şeyler isterseniz Driver'ı sinemada yakalamanızı öneririm. Tinker Tailor Soldier Spy, Shame yine izlenmesi gereken farklı tarzlardaki filmlerden.

Biraz sinema detoksu sonrasında böyle güzel bir bombardıman ile sahalara dönmek güzel!
Listeye buradan ulaşabilirsiniz.

Cuma, Nisan 05, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: Promised Land

Promised Land (2012)
Yönetmen: Gus Van Sant
Oyuncular: Matt Damon, Frances McDormand, John Krasinski 

32. İstanbul Film Festivali'ndeki 2. filmim Gus Van Sant'ın Promised Land'iydi. Büyük bir doğalgaz firmasının parlak satış görevlisi, firmasının arazilerinden kaya gazı çıkarmak istediği küçük bir kasabaya geldiğinde hayatını değiştiren olaylarla karşılaşır. Konusundan da belli olduğu gibi, büyük şirketler ile küçük kasaba insanlarının savaşı üzerine bir film. Senaryonun başrol oyuncuları Matt Damon ve John Krasinski tarafından yazıldığını atlamamak gerek.

Parlak satışçımız Steve Butler (Matt Damon) ve ortağı Sue (Frances McDormand) kasabaya geldiklerinde işleri beklediklerinden de kolay gidiyor, çünkü herkes gerçekten çocuklarının geleceği için paraya ihtiyaç duymakta ve kasabada işler pek yolunda değil. Ancak - dünya tatlısı 88 yaşındaki - Hal Holbrook'un karakteri Frank Yates ortalığı doğru soruları sorarak biraz karıştırıyor, işin risklerinden bahsediyor, hem de kasabayı bir oylamaya sürükleyerek işleri zorlaştırıyor. Bu esnada bunu duyan bir çevreci kente gelerek, Steve'in işini daha da zorlaştırıp kötü adam durumuna sokuyor.

Matt Damon oldukça gerçekçi bir portre çiziyor, yaptığı işe inandığı için iyi olan bir karakter Steve. Oturmayan şey, Steve bir idealist ve ilk sahnelerde görünene göre bunda çok iyi ama nedense bir zorlukla karşılaştığında yaptığı savunduklarının arkasında durmak yerine ben kötü adam değilim diyip durmak ve soru sorulduğunda cevap verememek. Kendine hiç güvenmiyor ve biraz batıyor göze. Bu kadar ne yaptığını bilmeyen bir idealist olur mu sorusunu sormadan edemiyor insan. Bu yüzden karakterin gelişiminin daha iyi olabileceği hissi yaratıyor. Frances McDormand rolünde gayet muhteşem ama az görünüyor, John Krasinski de öyle. En azından daha ne yaptıklarını biliyor gibiler.

---- Bu kısım sürpriz bozan içeriyor, dikkat ---- 

Özellikle filmin sonunun pek inandırıcı olmadığı söylemem gerekli. Limonata sahnesi aslında oradaki insanları çok güzel anlatan sade ve net bir sahne kesinlikle ama yine de iyi kalpli saf Steve, kötü kalpli şirket olayının bu kadar abartılı gösterilmeye çalışılması, yapılmak isteneni ucuzlatmış. Bu da filmi çok iyi bir eleştiri yapabilecekken, biraz havada bırakmış. Yaşasın iyilik kazandı, bak bir adamın değişmesi neler yaptı! bu gerçekçi konuya fazla Hollywood olmuş, çok daha iyi bir drama olabilirdi. Bi de o kızla olan kıvılcımı da ben mi göremedim sadece? Sözün özü, filmin son 10 hollywood dakikası, tüm güzelliğini mahvediyor.

---- Tehlike geçti, okumaya devam ---- 

Konusu güzel ve güncel, izlemesi keyifli. Sonunda ne olacağını merak ettiriyor, sıkılmadan izlenebilir bir film. İzlemek şart mı, pek değil.

IMDb Puanı: 6.4
Helin'in Puanı: 6.3



Perşembe, Nisan 04, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: The Place Beyond The Pines

The Place Beyond The Pines (2012)
Yönetmen: Derek Cianfrance
Oyuncular: Ryan Gosling, Bradley Cooper, Eva MendesDane DeHaan, Emory Cohen

------------  Sürpriz bozan yok vallahi ama kopya 
verdiysem sorumluluk kabul etmiyorum ------------

Merakla beklemekte olduğum filmlerden biri olan The Place Beyond The Pines, ya da filmi izlememe rağmen çok mana veremediğim Türkçe ismiyle Babadan Oğula, yönetmenin bir önceki filmi olan Blue Valentine'ı izleyenlerin bekleyeceği gibi gerçekçi ve acı bir film. Acıdan kastım duygu sömürüsü ya da arabesk hikayelerden ziyade, genel atmosferi ve senaryosu ile hayatın pek tatlı olmadığını sürekli yüzümüze çarpmasından. 

Film 3 karakterin çevresinde dönen 3 birbirinden farklı kesit gibi. İlk bölümde ana karakterimiz Luke (Ryan Gosling) bir tek gecelik ilişki sonrasında oğlu olduğunu öğrenen bir motorsiklet sürücüsü. Kendi babasının hayatında olmaması nedeniyle pek işleri yolunda gidememiş biri olduğu için, bunu oğlu yaşamasın diye kendine çeki düzen vermeye çalışıyor. Sonrasında da para ihtiyacı yüzünden banka soygunlarına başlıyor. Güzel bir anti-kahraman hikayesi çizerken, serseri ruhu ve soygun aksiyonları, motorsiklet sürüşü ile en heyecanlı bölümü sağlıyor. Filmi ilk gördüğümde Gosling'in Drive'daki karakterine çok yakın olduğunu düşünüp, kendini tekrarlar sanmıştım ama, Drive'daki net ve duygusuz karakterin yerine, kafası karışık ve duygusal bir yeni baba ile karşılaşıyoruz. Ryan'cım yine kendini aşmayı başarıyor. 

İkinci kısım ise onu yakalamaya çalışan tazecik polisimiz Avery (Bradley Cooper) çevresinde dönüyor. Avery'nin bölümü daha etik değerler çevresinde dönüyor, temposu daha düşük ve daha başka bir yönde. Bradley Cooper bence bu bölümü gayet güzel kotarmış, karakterinin çelişkilerini güzel aktarmış. Bu kısımda Ray Liotta'nın oynadığı kötü polis karakteri ise çok tanıdık, denecek söz yok orada :) 

Üçüncü kısım 15 yıl sonraya giderek Luke'un oğlunu merkeze alıyor. Burada Dane DeHaan'ın oynadığı Jason gayet başarılı, inanılmaz değil, ama etkileyici. Takip edilesi bir arkadaş, gelecek gördüm kendisinde. Avery'nin oğlu AJ'i oynayan Emory Cohen sinir bozucu karakterine çok iyi girmişti ve gerçekten sinirimi bozmayı başardı. Şöyle bi sağlam dayak yiyemedi, o biraz içimde kaldı. 15 yılın sonunda Eva Mendes ise resmen çökmüş, gören nine oldu zannedecek. Pek sevmem kendisini, oyunculuğu gayet iyi filmde ama kalbimi de parçalayamadı. İlk defa Avery ile karşılaştığı sahnede onun da yüzünü görebilseydik, o zaman bir adım öne çıkabilirdi, iyi bir fırsat kaçmış bence. 

Film sert, duygusal drama değil daha ziyade sinir bozucu derecede gerçekçi drama. Beklediğimden daha az Ryan Gosling, daha fazla Bradley Cooper vardı, ama şikayet etmeyeceğim tabii bundan. Zira Ryan Gosling kısa sürede pek iyi iş çıkarmış, en etkileyici oyuncluklarından birini izliyoruz. Yıldızı 2011'de 3 iyi film ile gözlerimizi alan Ryan Gosling'i Silver Linings Playbooks ile drama da oynayabiliyorum aslında ben diyerek bu senenin altın çocuğu olan Bradley Cooper'la beraber görmek keyifli. 

Yılın izlenmesi gereken filmlerinden olduğu kesin, kaliteli drama. Ryan Goslin yaptığı açıklama ile bir süre oyunculuğa ara vereceğini söylediği için özlememek adına da izlenebilir. Film biraz uzun (3 film gibi), ama değiyor zamanınıza, bittiğinde kendinizi biraz mutsuz bulabilirsiniz, korkmayın, sakin olun, bir Derek Cianfrance izlediniz. Kötü hissederseniz bir önceki yazımda bahsettiğim Wreck-It Ralph ile moralinizi düzeltebilirsiniz.

Çok konuşmuşum yine, buraya dek okuduysanız, bence izleyin de boşa gitmesin. 

IMDb Puanı: (Bence daha yeterince puanlanmamış ama) 7.8
Helin'in Puanı: 8.0

Fragmansız terk etmem buraları.



Pazartesi, Nisan 01, 2013

Film Günlüğü: Wreck-It Ralph

Yönetmen: Rich Moore
Oyuncular (Seslendirme): John C. Reilley, Sarah Silverman, Jack McBrayer
Animasyon Stüdyosu: Disney


2012'nin en iyi animasyonlarından biri olan Wreck-It Ralph, bir Arcade oyun galerisinde geçiyor. Fix it Felix, Jr. oyununun kötüsü olduğu için sevilmeyen yalnız bir karakterin, 30 yılın sonunda bu yalnızlıktan sıkılıp, kendini kabul ettirme ve sevdirme çabasını anlatıyor. 

Bir nevi Toy Story hissi yaşatan filmde, oyun salonu kapandığında oyun karakterleri çalışmayı bırakıp kendi dünyalarına dönüyorlar, hatta birbirlerinin oyunlarını ziyaret edebiliyorlar. Filmin en iyi sahnelerinden biri, Anonymous Bads'e (Anonymous Alcoholics'e atıfta bulunarak) katılan ana karakterimiz Ralph'in yaşadıklarını dinleyip ona empati duymamızı sağlayan başlangıcı. Sonrasında Ralph'in kendini kanıtlama çabası içerisinde başka bir oyuna girip madalya almaya çalışması sonucunda ortalığı karıştırıp kendini Sugar Rush adlı yarış oyununda buluyor. Bu sayede filmin bir diğer sevimli ama diğerlerinden farklı karakteri olan Vanellope ile tanışıyoruz. Vanellope animasyonların kullanmayı çok sevdiği, hafif sinir bozucu ama film ilerledikçe kendisini bize sevdiren küçük kız karakter. Animasyonların neredeyse olmazsa olmazı. Bu defaki karakterimizin bir kod hatası var ve bu yüzden de kendi oyununda dışlanıyor, Ralph gibi kendisini kabul ettirebilmek için, yarışı bir defa olsun kazanması gerektiğine inanıyor. Tabii ki, bu olaylar sonucunda iki sorunlu ama kendisini sevdiren karakter, güçlerini birleştiriyor, bize de kendilerini oldukları gibi sevmeyi öğrenme yolculuklarını heyecanla izlemek düşüyor.

Film asıl hedef kitlesi olan çocuklara gayet uygun bir animasyon iken, film boyunca yaptığı harika göndermeler ile animasyon sever büyüklere de selam ediyor, böylece de herkesin kalbini kazanıyor :) Tabii bu film esnasında Pac-Man, Street Fighter, Diablo, Mortal Combat gibi Arcade oyunlarına müthiş göndermeler var. Bir çok farklı Arcade oyun karakteri ile süslenerek, filmdeki deyişle "retro" bir hava da yakalamayı başarıyor. Bence bir Up ya da Wall-E değil, ama sonunda onlar gibi mutluluk doldurmayı başarıyor insanın içini.

Ben pek sevdim filmi, günü yüzünüzde bir gülümseme ile bitirmek için birebir. 

IMDb Puanı: 7.9
Helin'in Puanı: 8.5 (8'in üzerine animasyon ve küçük kız karakter bonusu)



Pazartesi, Ocak 07, 2013

İstanbul Modern'de Oscar'ın Yabancıları

Aslında bu haberi yazarak hata mı ediyorum, paylaşmasam kendime mi kalsa diye çelişkiler içerisindeyim derken paylaşmaya karar verdim. Haberdar etmek lazım birbirimizi böyle güzel şeylerden değil mi ama?

Bu zamanlara bayılıyorum, çünkü bir çok güzel film Oscar sezonu nedeniyle gösterime giriyor, !f yaklaşıyor, o filmi de bekliyordum aman şu da güzelmiş bu filme de gidelim diye koştururken İstanbul Film Festivali gelecek oooh! Bundan sonrası güzel :)




Neyse efenim, bu sene fazla festivale gidemedim, güzel güzel filmleri, vizyonda arasan bulunmaz filmleri önceden izleyemedim (artık bir çılgınlık halinde biletlerin tükenme hızı, yetişemiyorum, yetişemiyorum). Neyse ki İstanbul Modern ben merakımdan kıvranırken en sevdiğim kategorideki filmleri 10 - 20 Ocak tarihleri arasında yayınlamaya karar vermiş :) Çok da güzel bir program olmuş, benim gibi kaçıranlar, zaman bulamayanlar için bu defa kaçırılmasın diyorum.

Program için buyrun buradan: Oscar'ın Yabancıları

Çarşamba, Ocak 02, 2013

Film Günlüğü: Cloud Atlas

Cloud Atlas (2012)
Yönetmen: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Senaryo: David Mitchell (Roman)
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess

Cloud Atlas yılın en fazla beklenen filmlerinden biriydi, ben de çok geç kalmadan sinemada izleyeyim dedim ama yine yazana kadar haftalar geçti tabii. Görsel olarak çok etkileyici olacağı tüm fragmanlardan belliydi, bu konuda bekleneni de verdi.

Filmin bir çok fragmanını izlemiş olmama rağmen, bir çok hikayeden oluşacağı dışında net bir fikrim yoktu konusu ile ilgili. Açıkçası iyi kurgulanmış reankarnasyon hikayelerinden keyif alıyorum, bu nedenle bu konuda hiç bir ön yargım yok. Tamamen inanmıyorum, ama inanmak isteyebileceğim bir şey. Örneğin What Dreams May Come (ki çok sevdiğim bir romantik filmdir kendisi) belki çok hayali, çok abartılı bir anlatımdı ama bence kurgu olarak içinde yer almayı isteyebileceğiniz bir hikayeyi anlatıyordu, başka diyarlara götürerek.

Şimdi gelelim Cloud Atlas'a. Birbirine bağlı görünen bir çok farklı zamanda, bir çok farklı insanın hikayesini izliyoruz, bunlar bazen iyi bazen kötü aynı kişiler olabiliyor. Bazen kazanıyor gibiler, bazen ise kaybettikleri kesin. Genel olarak filmin verdiği ve vermeye çalıştığı his, hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu. Ama o kadar fazla hikaye var ki aynı anda, ve her bir hikayenin apayrı mesajları, alt metinleri derken, ilk izleyişte bir miktar çorba oluyor insanın aklı. Filmin hızına yetişmeye çalışırken de bir çok noktayı atlamış gibi hissettim kendimi. Biraz fazla çabalıyor gibi hissettim yakalamaya çalışırken. Geçişler aslında bu hissi azaltmak için iyi kurgulanmıştı ama yine de yeterli olmadı. Tek bir filme sığdırmak için fazla hikayesi ve mesajı olan bir hikaye. Yine de film bittiğinde her şey birbiriyle bağlantılı olduğu hissini insana sağlıyor mu, evet. 

Yönetmenlere baktığımızda zaten beklenti oluşuyor, her ne kadar Tom Tykwer'ın Perfume: The Story of A Murderer'ının adaptasyonuna bayılmamış olsam da, bunu biraz da kitabın fazla iyi olmasına bağlayıp, mümkün olduğunca haksızlık etmemeye çalışmıştım. (Kitabı okuduktan sonra filmi beğenememe sorunsalı diye düşünmüştüm) Ancak hikayenin özünü burada da biraz kaybettiğini düşünüyorum (bu defa okumadan yorum yapıyor olsam da). Hiç bir karakterin savaşını tam olarak benimseyemeden, kendi savaşımız haline getiremeden tüm savaşlar olup bitiyor, sadece izliyoruz. 

Oyunculuklar konusunda söylenecek pek bir şey yok, hepsi rollerinin altında gayet iyi kalkıyorlar. Bir kötü bir iyi gördüğümüz ciddi karakterlerin adamı Hugo Weaving, oldukça korkutucu makyajlarla karşımıza çıksa da, onu bu filmde de görmek güzel. Bir diğer güzel sürpriz Jim Sturgess oldu benim için, ama Hugh Grant'ı ciddi rollerde görmeye hala alışamadığımı söylesem yanlış olmaz :) Sanırım yakında onu yine bir Bridget Jones filminde göreceğiz ve taşlar yerine oturacak. Her zaman bu kadar yıldızın bir arada olması iyi olmayabiliyor filmlerde, özellikle beklenti açısından ama, bu filmde esas zenginliklerden biri doğru cast kullanımı olabilir. Halle Berry'ye de hiç kanım ısınamadı ama, iyi oyuncu olduğu için pek bir şey demeyeceğim. 

Film çok zengin, bir kaç defa daha izlemem gerektiğini hissediyorum, özellikle mesajlarını daha iyi sindirmek için. İzlenmesini tavsiye ederim, ama gözlerinizin biraz yorulabileceği konusunda da uyarımı yapayım.

IMDb Puanı: 8.0
Helin'in Puanı: 7.1 (Pek hayatımın filmi moduna giremedim bunda nedense)







Pazartesi, Temmuz 23, 2012

Film Günlüğü: Dark Shadows

Dark Shadows (2012)
Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Eva Green


Biraz tembellik yapmış olsam da Dark Shadows burada yer almasını istediğim bir film, bu yüzden çok da geç kalmadan notlarımı paylaşayım.


İnsanın filme nasıl beklentilerle gittiği çok önemli. Benim bu filme giderken beklentim daha ziyade eğlenmekti bu nedenle filmi yerden yere vurasım gelmiyor. Belki de pek sevdiğimden kendisini.


Bu filmin fragmanlarından açıkçası yeni bir Beetlejuice beklemekteydim bu da bir gerçek, ancak çok büyük hayal kırıklığı yaşamadım karşımda Charlie and The Chocolate Factory tadında bir film gördüğümde. 


Şu da bir gerçek ki, bu film ile "Tim Burton çok bozdu" eleştirilerinden kurtaramadı kendisini. Ed Wood'dan beri sağlam film çekemediği imajı yapışmış durumda. Ben bu kadar katılamıyorum bu eleştiriye çünkü Big Fish'i de, Corpse Bride'ı da çok sevmiştim. Evet belki bir Edward Scissorhands değiller ancak, yönetmenin kendine has gotik tarzına ve benim çok hoşuma giden hayal gücüne sahipler, tadı damakta kalan filmlerden. Bu nedenle de "aa yine kötü film" diyemiyorum. Dark Shadows bu filmlerin bir miktar altında kalıyor çünkü hikayesindeki orjinaliteyi karakter gelişiminde gösteremediği için, hikaye dolu dolu olamamış. Belki de önceki filmler kadar beğenilmemesinin bir nedeni de bu olabilir. 


Oyunculuklara bakarsak, Johnny Depp yine garip bir karaktere bürünmeyi başarmış, ancak gariplikleri komik olmak yerine gerçekten garip olmuş yer yer. Eva Green bu ara baya görmeye başladığımız bir güzel, görmeye devam etsek fena olmaz kendisini sanıyorum ki, hiç fena değil burada. Chloe Grace Moretz'in oynadığı asi kız rolü güzeldi ama o sonunda ortaya çıkan sır (spoiler vermeyeceğim diye çok uğraşmak) gerçekten çok gereksiz olmuş. En azından bir alakası, gerçekten bir temeli olsaydı olabilirdi ama olmamış. Bir de esas kızımızın sonradan ortaya çıkışı da pek oturmadı kafamda, hayaletsel olarak bile.


Sonuca bakarsak ben eğlendim. İzleyin derim, güzel vakit geçirmek için güzel bir film. Bir Beetlejuice gibi 10 defa daha izlemem muhtemelen, ama kalabalık bir ortamda tadı çıkacaktır. 


IMDb Puanı: 6.6
Helin'in Puanı: 7.2


Buyrun bizleri heyecanlandıran fragman için buraya;










Cuma, Haziran 01, 2012

Film Günlüğü: Snow White and The Hauntsman

Snow White and The Hauntsman (2012)
Yönetmen: Rupert Sanders
Oyuncular: Kristen Stewart, Charlize Theron, Chris Hemsworth


Sinemaya gitmeye fırsat bulduğumda bol aksiyonlu filmleri tercih etmeye çalışıyorum ki, keyfi çıksın. Çok fazla fırsat bulamadığımdan olsa gerek :) Bu film de benzer bir şekilde aksiyonu nedeniyle tercih ettiğim bir film, aslında çok da merak etmiyordum.


Merak uyandırmamasının en önemli sebebi Kristen Stewart idi ve haksız çıkmadım. Pamuk Prenses rolündeki kızımız Twilight'ın etkisinden mı çıkamadı, yoksa kendisi öyle olduğu için mi bilmiyorum ama kasım kasım kasılmış. İnsanları gaza getirmesi gereken noktada sağlam bir demeç verecekken ıkınan tavırlara sahip ve nasıl olup da insanların onun arkasından savaşa gittiğine bile şaşırıyor insan. En büyüleyici ol(ması gereken)duğu anlarda dahi Charlize Theron'un ondan daha güzel olması ise aynanın bir sorunu olabileceğini düşünüdürüyor insana :) Sevmedim, sevemeyeceğim Kristen'ı, yapacak bir şey yok.


Charlize Theron'un oyunculuğu gayet iyiydi, ortalama ancak beklenen bir performans. Thor Chris Hemsworth ise Thor'daki aksanla konuşuyor olmasıyle dikkatimizi çekti. Buraya da gitmemiş değil hani ama farklı roller için kuzey aksanından uzaklaşması gerekecektir eninde sonunda. 


Yönetmeni ilk kez gördüm ki ilk uzun metraj deneyimi sanıyorum ki. Efektler ve renkler genel olarak filmi izlenir kılan tek şeydi. Aynanın canlanması da oldukça yaratıcıydı.


Bir de söylemeden yapamayacağım, perilere bayıldım :) Gerçekten filmde bayıldığım tek şeydi minik periler, mimikleri ve tepkileriyle. Buyrun fragman;






Sırf Charlize Theron'un güzelliğine ve efektlere veriyorum puancıkları;
IMDb puanı: 6.9 Helin'in Puanı: 6.1

Pazar, Mayıs 06, 2012

Merakla Beklenen 2012 Filmleri - 2

Kabul etmek gerekli, Johnny Depp ve Tim Burton bir aradaysa, hayal kırıklığı pek olası değil. Tim Burton tabii ki sevgili Helena Bonham Carter'ını da atlamamış her zamanki gibi, ama kesinlikle şikayet edilesi bir ayrıcalık tanıma değil bu. Defalarca izlenecek yeni bir film geliyor gibi sanki? Buyrun, Dark Shadows fragmanı her şeyi anlatıyor zaten, Beetlejuice tadında bir film beklentisindeyim, umarım Tim Burton kendisini bile aşar bu filmle!




En az 3 yıl arayla film çekerek kendisini özleten sevgili Baz Lurhmann ise, Great Gatsby ile dönüyor 4 yılın sonunda. Hikayeleri öyle güzel, öyle renklerle bezeli anlatıyor ki, ne anlattığı çok da önemli olmuyor benim için. Leonardo DiCaprio ile çalışıyor 2.defa. Ne diyebilirim ki? Bunu da muhtemelen defalarca izleyeceğim, Moulin Rouge ve Romeo + Juliet gibi. Aralık ayına dek fragmanlar ile bekleyiş sürecek, Dark Shadows kadar hızlı bir kavuşma olmayacak anlaşılan. 

Cuma, Ağustos 05, 2011

Merak Uyandıran 2012 Fragmanları

Yine bir sonraki yılı iple çekmeye başladım. Neden mi yine? Ice Age tabii ki :) Bize 2 ve 3 yayınlanmadan önce gün saydıran Scrat'ı görünce yine gülümsedim, yine meraklandım. Hiç bitmesin Ice Age serisi :) Gerçi bu defa 3 filmde de yönetmen koltuğunda olan Carlos Saldanha yerini 3. filmi birlikte yönettiği Mike Thurmeier'e ve birlikte yöneteceği Steve Martino'ya bırakmış ancak ben yine benzer bir keyif alacağımıza eminim.
 Ice Age: Continental Drift tanıtımı için hazırlanmış çok tatlı bir kısa film ile yine karşımızda... 


Hemen arkasından da Christopher Nolan'ın Batman serisinin son filmi olan The Dark Knight Rises'ın fragmanı yakaladı beni. The Dark Knight kadar etkili olabilir mi, o filmdeki karanlık etkiyi koruyacak mı yoksa pembe bir dünyaya açılan kahraman hikayesine mi dönüşecek? (pek Nolan'lık bir tarz değil tabi bu) Hikayenin nasıl biteceğini merakla bekliyorum.

Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...