8 Puan Üzeri Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Puan Üzeri Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 14, 2013

İstanbul Film Festivali Günlüğü: Before Midnight

Before Midnight (2013)
Yönetmen: Richard Linklater
Oyuncular: Ethan Hawke, Julie Delpy

Biletler ilk satışa çıktığında yer bulamadığım Before Midnight'ı izlemeye o kadar niyetliydim ki, sonradan açılan gece 12.00 seansına gittim. İyi ki de gitmişim.

İlk filmleri seven, sıkıcı bulanları anlamayanlardanım. Before Sunrise, Hollywood dışında izlediğim ilk yabancı filmlerden biri ve bağımsız sinemayı bana sevdiren film bile olabilir. Romantik filmlere olan sevgim de bariz ama bunlar biraz daha ötesi, filmlerin uzun diyaloglarını muhteşem buluyorum. Before Sunrise'da konuşmaya başlayan iki insanın samimi ve sevimli aşık olma hikayesinde abartı hiç bir şey olmamakla birlikte, bir o kadar da akılda kalıcı ve etkileyici sahneyle doluydu. Bence bu filmlerin bunca övgü almasının en önemli nedeni. 2. filmde aslında güzel bir çift olan ama tekrar rastlaşamamış Celine ve Jesse'in 9 yıl sonra karşılaşmasını görmüş ve bu defa sonsuza dek kavuştuklarını hissetmiştik ki nitekim bu filmde öyle olduğunu görüyoruz. O uçağın kaçması için az dilek tutmadık.

Before Midnight yine 9 yıl sonrasına bakıyor bir önceki filmin. Filmde de 9 yıl geçmiş ve bu süreyi birlikte geçirmiş hatta ikizleri olmuş çiftimizin. 2. filmde evli olan Jesse'in boşandığını ve Celine'in yanına Paris'e taşındığını, oğlunu ise eski karısı ile Şikago'da bıraktığını öğreniyoruz. Bu defaki film, karakterlerin yaşı ile de birlikte, ilk filmlerdeki gibi "muhteşem aşk"ı değil, "yaşanan aşk"ı anlatıyor. Jesse çok güzel özetliyor son sahnede: Kusursuz değil ama gerçek. İkilinin birbirine hala aşık olduğu ve aslında ne kadar iyi anlaştığı ortada ama uzun süredir birlikte olan çiftin kendi kendilerine yarattıkları bir kavga, biriken şeylerin su yüzüne çıkmasına, onların da bunları daha da kurcalamasına neden oluyor.  Sanki "Before ..." serisinin içerisine Who's Afraid of Virginia Woolf kaçmış gibi biraz. Ama biraz.


Filmin harika olmasının nedeni her zamanki gibi müthiş diyaloglar. Yine uzun uzun yürüyor ve konuşuyorlar. Filmde o kadar iyi gözlemler gördüm ki, özellikle de uzun ilişki içerisindeki kadını oynayan Celine'de, uzun süre etkisinden kurtulamam muhtemelen. Aslında ilişki dinamiklerinin kültür farkına rağmen bu kadar benzer olduğunu gördüğünde, insan şaşırmadan da edemiyor. Filmi bu kadar beğenmemin belki bir yanı da Celine ile fazlaca özdeşleşmiş hissetmem, duygu karmaşasında boğulmasını ve bu yüzden verdiği tepkileri anlamam :) Herkesin bir şeyler bulabileceği bir ilişki filmi.

Filmin senaryosunda her iki tarafın da (Julie Delpy ve Ethan Hawke) katkısı o kadar bariz ki, belki de keyifli olan da bu birlikteliği hissetmemiz. Yani ilişkiyi her açıdan görebiliyoruz, Celine çoğu zaman domine etmeye çalışsa ve Julie Delpy müthiş oyunculuğuyla rol çalsa da. Ama nasıl olsa o Jesse'in de deyişiyle "tamamen çatlak ama öyle güzel". Ethan Hawke de karakterini üzerine o kadar güzel oturtmuş ki, bu kadar doğal olduğu için, esas krediyi Celine ile tam bir gösteri sergileyen Delpy alıyor. Bu arada orta yaşlı anneyi oynamasına rağmen tüm doğallığıyla hala çok güzel Julie Delpy, hayran oldum.


İlk iki filmden daha derin ve bence daha da güzel bir film Before Midnight, beklenti yükseltmek istemem ama, benim en beğendiğim film haline geldi seriden. Sevdiğimiz çiftin yeni bir gününü görür müyüz bilinmez, bu haliyle bile kalsa, tadından yenmez bir seri oldu bence. Bağımsız sinemaya yakışır, alışılmış aşk hikayelerinin dışında, içten, orijinal, yaratıcı ve muhteşem bir seri.

Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum, bu da biraz devam filmi olmasından kaynaklanıyor, ama bunu tanıdık karakterleri doğru senaryo ile avantaja çeviriyor. İlk iki filmi izlemediyseniz bile, bunu bahane edip hepsini izlemenizi öneririm, ben en kısa sürede ilk iki filmi tekrar izleyeceğim. Seriyi sevenlerden iseniz, üzülmeyeceksiniz, seriye yakışır bir film olmuş. Tekrar tekrar izlenecek kadar güzel. Ben öyle yapacağım.

IMDb Puanı: 8.1
Helin'in Puanı: 8.9 (Bayıldım da diyebiliriz)



Pazartesi, Mart 25, 2013

Film Günlüğü: The Bride of Frankenstein

The Bride of Frankenstein (1935)
Yönetmen: James Whale
Oyuncular: Boris Karloff, Colin Clive, Valerie Hobson, Elsa Lanchester
#92

Frankenstein'ı izlememiş olsam da, nasılsa hikayeyi biliyorum diyip bu filmi izledim, pişman değilim. Zaten arkasından hızlıca Frankenstein'ı da izleyerek, eksik parçaları da tamamladım. 

Film ilk filmde kasaba ahalisi tarafından yakılarak kurtulunmaya çalışılan Frankenstein'ın kaçması ve kendisine bir arkadaş edinme çabasını konu alıyor. Yavaş yavaş konuşmaya da başlayan korkutucu canavarımıza biraz daha sempati besliyor, giderek daha fazla empati kuruyoruz. Özellikle kör adam ile kurduğu arkadaşlık bozulmasın istiyor insan.

Genel olarak filmde, canavara daha fazla odaklanarak, onun hislerini ön plana çıkarıyor. İlk filmde yaşam yaratmayı ve yapılan işin sonuçlarını daha fazla sorgularken, bu filmde yaratma kısmını kabullenip, yaratılan ile empati üzerine ilerliyor. Canavarı daha bilinçli, daha amaca yönelik hareket ederken görüyoruz, yani öğrenebilen, gelişebilen bir yapısı olduğunun üzerine bastırıyor. Bu sayede de devam filmi olma baskısından kurtulup (o zaman şimdiki kadar önyargı yoktur muhtemelen ama yine de beklentilerin yüksek olduğunu düşünürsek), ilk filmin dahi üzerine çıkıyor. 

Elsa Lanchester'ın oynadığı sevgili gelinimiz ise bir canavara göre pek güzel. Kostüm partisi için güzel bir seçeneğim daha oldu :)

Yapım yılına ve siyah beyaz olmasına rağmen çok keyifli, zamanının ötesinde bir film. İlham kaynağı olmuş filmleri izlemek bana ayrı bir keyif veriyor. Korku gecesi yapıp, arka arkaya izlenesi. 

IMDb Puanı: 8.0
Helin'in Puanı: 8.6 (yapıldığı yılı dikkate almak gerek)


Çarşamba, Ocak 02, 2013

Film Günlüğü: Cloud Atlas

Cloud Atlas (2012)
Yönetmen: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Senaryo: David Mitchell (Roman)
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess

Cloud Atlas yılın en fazla beklenen filmlerinden biriydi, ben de çok geç kalmadan sinemada izleyeyim dedim ama yine yazana kadar haftalar geçti tabii. Görsel olarak çok etkileyici olacağı tüm fragmanlardan belliydi, bu konuda bekleneni de verdi.

Filmin bir çok fragmanını izlemiş olmama rağmen, bir çok hikayeden oluşacağı dışında net bir fikrim yoktu konusu ile ilgili. Açıkçası iyi kurgulanmış reankarnasyon hikayelerinden keyif alıyorum, bu nedenle bu konuda hiç bir ön yargım yok. Tamamen inanmıyorum, ama inanmak isteyebileceğim bir şey. Örneğin What Dreams May Come (ki çok sevdiğim bir romantik filmdir kendisi) belki çok hayali, çok abartılı bir anlatımdı ama bence kurgu olarak içinde yer almayı isteyebileceğiniz bir hikayeyi anlatıyordu, başka diyarlara götürerek.

Şimdi gelelim Cloud Atlas'a. Birbirine bağlı görünen bir çok farklı zamanda, bir çok farklı insanın hikayesini izliyoruz, bunlar bazen iyi bazen kötü aynı kişiler olabiliyor. Bazen kazanıyor gibiler, bazen ise kaybettikleri kesin. Genel olarak filmin verdiği ve vermeye çalıştığı his, hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu. Ama o kadar fazla hikaye var ki aynı anda, ve her bir hikayenin apayrı mesajları, alt metinleri derken, ilk izleyişte bir miktar çorba oluyor insanın aklı. Filmin hızına yetişmeye çalışırken de bir çok noktayı atlamış gibi hissettim kendimi. Biraz fazla çabalıyor gibi hissettim yakalamaya çalışırken. Geçişler aslında bu hissi azaltmak için iyi kurgulanmıştı ama yine de yeterli olmadı. Tek bir filme sığdırmak için fazla hikayesi ve mesajı olan bir hikaye. Yine de film bittiğinde her şey birbiriyle bağlantılı olduğu hissini insana sağlıyor mu, evet. 

Yönetmenlere baktığımızda zaten beklenti oluşuyor, her ne kadar Tom Tykwer'ın Perfume: The Story of A Murderer'ının adaptasyonuna bayılmamış olsam da, bunu biraz da kitabın fazla iyi olmasına bağlayıp, mümkün olduğunca haksızlık etmemeye çalışmıştım. (Kitabı okuduktan sonra filmi beğenememe sorunsalı diye düşünmüştüm) Ancak hikayenin özünü burada da biraz kaybettiğini düşünüyorum (bu defa okumadan yorum yapıyor olsam da). Hiç bir karakterin savaşını tam olarak benimseyemeden, kendi savaşımız haline getiremeden tüm savaşlar olup bitiyor, sadece izliyoruz. 

Oyunculuklar konusunda söylenecek pek bir şey yok, hepsi rollerinin altında gayet iyi kalkıyorlar. Bir kötü bir iyi gördüğümüz ciddi karakterlerin adamı Hugo Weaving, oldukça korkutucu makyajlarla karşımıza çıksa da, onu bu filmde de görmek güzel. Bir diğer güzel sürpriz Jim Sturgess oldu benim için, ama Hugh Grant'ı ciddi rollerde görmeye hala alışamadığımı söylesem yanlış olmaz :) Sanırım yakında onu yine bir Bridget Jones filminde göreceğiz ve taşlar yerine oturacak. Her zaman bu kadar yıldızın bir arada olması iyi olmayabiliyor filmlerde, özellikle beklenti açısından ama, bu filmde esas zenginliklerden biri doğru cast kullanımı olabilir. Halle Berry'ye de hiç kanım ısınamadı ama, iyi oyuncu olduğu için pek bir şey demeyeceğim. 

Film çok zengin, bir kaç defa daha izlemem gerektiğini hissediyorum, özellikle mesajlarını daha iyi sindirmek için. İzlenmesini tavsiye ederim, ama gözlerinizin biraz yorulabileceği konusunda da uyarımı yapayım.

IMDb Puanı: 8.0
Helin'in Puanı: 7.1 (Pek hayatımın filmi moduna giremedim bunda nedense)







Pazartesi, Kasım 05, 2012

Film Günlüğü: Grave Of The Fireflies

Grave of The Fireflies (1988)
#787
Yönetmen: Isao Takahata

Grave of The Fireflies bunca zamandır neden izlenecekler listemde değilmiş diye şaşırdığım bir film, nasıl olmuşsa atlamışım, listemde bile yoktu, şans eseri denk geldim ve izledim. Uzun zaman etkisi silinmeyecek filmlerden. Hem de bir Studio Ghibli filmi olmasından kaliteli anime kokusunun burnumuza gelmiş olması gerekiyor, güzel olacağından şüphe duymaya gerek yok :)

Film, 2. Dünya Savaşı'nda hayatta kalmaya çalışan iki kardeşi anlatıyor. Bu kardeşlerden biri biraz daha büyük olan abi Seita, biri ise küçük bir kız çocuğu olan Setsuko. Aslında daha filmin başında filmin sonunu söyleyenlerden, ancak biraz da gizliyor, nasıl oraya geldiğini, merakı koruyor. 

Filmin başında daha ailesiz kalan çocukların ümitle bekledikleri babalarından haber gelmeyeceğini havasından seziyorsunuz zaten. Sonrasında ise ergenlik çağındaki bir çocuğun tepkileri ve vicdansız ailelerin sonucunda, tek başlarına hayatta kalmaya çalışıyorlar. Gerçek bir hikayeden esinlenmiş film, ancak tamamen bağlı kalmamış hikayeye, spoiler olmasın diye detayını söylemek istemiyorum :)

İzleyenlerin benimle aynı görüşü paylaşacağına inandığım nokta; filmin en önemli silahı Setsuko karakteri. Karakter gerçekten o kadar 4 yaşında ki, sevmemek elde değil, sonra da kendi kardeşinmiş gibi benimsememek. Her ne kadar Burcu, Setsuko'ya olan hayranlığımı küçük kız karakterlerine olan zaafıma bağlasa da, ben bu karakterin yaratılmış en iyi çocuk karakterlerden biri olduğuna inanıyorum. Özellikle bu, savaştan kaçtıktan sonra abisi tarafından yaralanan bir yeri olup olmadığı sorulduğunda, terliğini kaybetmesine üzülmesinde insanın kalbine dokunacak derecede görülüyor. 

Aynı zamanda savaşın çocuklar üzerindeki etkisini, kardeşini sırtlamaya çalışan bir abinin yaşadığı trajediyi ve psikolojisini çok güzel gösteren bu filmi izleyip de ağlamayanlar gözüme gözükmesin. Ben saklamaya çalışa çalışa sessizce süzdürdüğüm gözyaşlarımı en sonunda dayanamayıp hüngür hüngür saldım, pişman değilim, yine izlersem yine yaparım. Kesin.

Biraz üzüleceğiniz kesin ama filmi izledikten sonra çevrenize bakışınızın değişeceği de bir o kadar öyle.  Çok keyifli bir akşamda değil de, yağmur, battaniye ve kahve eşliğinde 1 doz alınması önerilir. (Yağmur sesinden ağladığınızı çaktırmayabilirsiniz bile)

Helin'in Puanı: 8.8 (Beni saymayın kriter olarak bu filmde, duygusalım ben)
IMDb Puanı: 8.4

Sinefillere Not: Gerçek hayatta hikayenin böyle bitmediğini, daha acımasız olduğunu biliyorum, ben sevginin böyle bir şey olduğuna inanmaya devam etmek istiyorum. 1, 2, 3, Tıp.








Pazartesi, Ekim 15, 2012

Film Günlüğü: Monty Python And The Holy Grail

Monty Python and The Holy Grail (1975)
#595
Yönetmen: Terry Gilliam, Terry Jones
Oyuncular: Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle

İngiliz komedilerini severim, iyi olduğunda gerçekten hepsini solluyor (Bkz. Coupling).
Bu nedenle Monty Pyton ekibinden iyi bir performans bekliyordum ancak aradan geçen yıllar nedeniyle de bir çok espiriyi anlayamayabileceğim inancı da vardı, neyse ki yanılmışım :) Film sonuna kadar Top 250'yi hak ediyor.

Film Arthur dönemi filmleri ile ilgili bir parodi işin özünde. Gel gelelim diyaloglar o kadar güzel ve manalı, kimi zaman da o kadar saçma ama komik ki, hala hatırlayıp güldüklerim var. (Ni!) O dönem ile ilgili saçmalıklar ile çok iyi şekilde anlatılmış. Özellikle her filmde anlatılan kılıç hikayesine ve Kral Arthur'un neden kral olduğu konusunda köylülerin öyle güzel soruları var ki, tadından yenmez :) Normalde Merlin, Camelot gibi dizileri izlemiş, o döneme ilgisi olan ve bir çok farklı kaynak okumuş, konunun özüne bir miktar hakim biri olarak belki de daha da çok eğlendim. 

Filmde özellikle at kullanılmaması dikkat çekici unsurlardan, onun yerine ellerini bir at sürer gibi kullanıyorlar ve bir yandan arkadan biri iki hindistancevizini birbirine vurarak at sesi çıkarıyor :) Çok saçma ve komik bu olay hakkında baya tartışma da dönüyor filmde, egzotik hindistan cevizlerinin nereden geldiği üzerine ancak aslında bu kullanımın nedeni çok komik olması değilmiş (ki öyle), at kiralayacak kadar bile bütçesi olmayan bir film olmasıymış! 

Yönetmenlere gelince Twelve Monkeys, Fear and Loathing in Las Vegas gibi filmlerin yönetmeni Terry Gilliam'ı görmek beni şaşırttı doğrusu, onun bu ekibin bir parçası olduğunu bilmiyordum. Oyuncular ise müthiş, ve çok ekonomik, her biri 3-5 rolde oynuyor, o kadar ki Micheal Palin 12 karakter birden oynamış. Terry Gilliam da bu karakter bolluğu sayesinde film boyunca 4 kere ölme şansını yakalıyor.

İzlediğim en komik filmlerden biri desem abartmış olmam. Onlar da çok eğlenmiş olmalı diyor insan ancak maddi yetersizliklerden kaldıkları otelde sıcak su için bile yarış yapmışlar, pek doğru değilmiş üzücü bir şekilde. 

Filmi izleyenlere "Ni!" diyerek, izlemeyenleri ise katil tavşanın saldırısı ile tehdit ederek yazımı sonlandırıyorum (Aşağıdan görebilirsiniz ne olduğunu, küçümsemeyin lütfen kendisini). Bol bol güleceğiniz bir akşam için çok iyi seçim. Ekibin Life of Brian filmini de güzel bir akşama saklıyorum.


Helin'in Puanı: 8.7 (Güzel komedi zor zanaat mirim, ondan yüksek not veriyorum)
IMDB Puanı: 8.4



Pazar, Ağustos 26, 2012

Film Günlüğü: The Third Man

The Third Man (1949)
#221
Yönetmen: Carol Reed
Oyuncular: Joseph Cotten, Alida Valli, Orson Welles

Bu sevgili filmi uygun fiyatlı DVD'lere bakınırken Orson Welles'in çekiciliği ile aldım, puanı ya da ünü hakkında en ufak bir bilgim olmadan. Sonradan fark ettim kendisinin bir IMDb Top 250 filmi olduğunu. Bilmeden ne güzel bir filme sürüklenmişim meğer :)

The Third Man, 2. Dünya Savaşı sonrası Viyana'sında geçiyor. Politik olarak bölgelere bölünmüş ve her biri başka ülke tarafından yönetilen ülkeye bir arkadaşının iş vaadi ile gelen yazarımızın arkadaşını ölü bulması ile başlıyor. Arkadaşının ölümünde şüpheli bir şeyler sezen ve polis tarafından yapılan suçlamalara inanmak dahi istemeyen Holly Martins, giderek girdap gibi olayların içerisine doğru çekiliyor, biraz da inatçı gerçeği öğrenme konusunda. 


Hiç spoiler vermeden söylemem gerekli ki, Orson Welles burada gerçekten muhteşem. Bundan sonrası spoilera girebilir; Orson Welles'in karakteri olabilecek en göz alıcı, en sevilesi kötü karakter. Şeytani havası ve gülüşü ile, yaptıklarına rağmen kızamadan izliyor insan, büyülenmişcesine. Daha net anlatmak için yandaki fotoğrafı da ekliyorum! Filmin bu kadar kısa süresinde yer alıp nasıl en çok o kalıyor akılda, hayret verici :) Filmin çoğunu sırtlayan Joseph Cotten'in karakteri biraz bedbaht ve inatçı haline rağmen biraz sönük biri. Alida Valli'nin gözü kara aşkı da, aşkı sorgulatan şeylerden biri. Onun hakkında daha çok şey öğrendiğinde, o kişinin değişmediğini söyleyerek, aslında aşkın, aşık olunan kişiden daha öte olduğunu gösteriyor, güzel bir nokta. 

Siyah beyaz renklerin içerisinde özellikle ışık oyunları ile görsel bir şölen yaratmayı başarıyor yönetmen & görüntü yönetmeni. Bir akşam Viyana'nın yolları temizlenirken yapılan çekimler esnasında kentin ıslak halinin nasıl da göz aldığını fark edip, buna göre çekim yapmaya başlamışlar, ne iyi etmişler! Filmin senaryosu keyifli ve sürükleyici, sıkılmayacağınızı garanti ederim.

Filmin ardından şu replik yerleşti aklıma, en iyilerden biri;
"After all it's not that awful. Like the fella says, in Italy for 30 years under the Borgias they had warfare, terror, murder, and bloodshed, but they produced Michelangelo, Leonardo da Vinci, and the Renaissance. In Switzerland they had brotherly love - they had 500 years of democracy and peace, and what did that produce? The cuckoo clock."

Bir yerlerde Orson Welles'in bu filmde ilk göründüğü anın, en iyi giriş sahnelerinden sayıldığını yazmıştı, haksız olmadığını izleyince anlıyor insan.

Filmin müzikleri de inanılmaz orjinal, telefon melodim yapmayı planlıyorum, o kadar akılda kalıcı ve güzel :) 

IMDb Puanı: 8.5
Helin'in Puanı: 8.8

Mutlaka izlemek gerekenlerden, şimdi öğrenme sırası sizde, kim bu 3. Adam?




Pazartesi, Haziran 11, 2012

Film Günlüğü: District 9

District 9 (2009)
#1080
Yönetmen: Neill Blomkamp
Oyuncular: Sharlto Copley, David James ve Jason Cope


District 9 çıktığı zaman ilgimi çeken filmlerden biriydi ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. DVD'si olduğu için de film gecemizde fırsat yakalmış oldu sonunda. 


Çok farklı bir başlangıç yapıyor ve belgesel tadında neler oldu, kim ne düşünüyor bilgilerini veriyor bize yönetmen ufak ipuçları şeklinde. Belli ki Wikus Van De Merwe bir şeyler yapmış, bir sorunlar olmuş ancak nedir olay diye merak ettirme çabasında bizleri. Sonrasında hikayeye başlıyor ama o başlayana dek bayılmış olabilirsiniz. Kapatsak mı kapatmasak mı oylaması 3 defa yapıldı bu esnada.


Aslında çok güzel anlatıyor bu hikayeyi, çok farklı açılardan ancak başlangıcı gerçekten çok uzun bir bilim kurguya göre. Biraz daha eğlencelik bir şeyler olsun derseniz, bunu sakin zamanlara saklayın derim. 


Ana karakteri oynayan Sharlto Copley gayet iyi bir iş çıkarıyor, değişimini iyi anlatıyor karakterinin, geçişleri, hareketleri çok tutarlı karakteriyle. Ancak biraz daha acı çekmesi gerekiyor gibi hissettim, çok rahat geçirdi sanki süreci? Niye böyle bir şey beklediğimi de bilmiyorum. Yönetmenin ise ilk uzun metrajlı filmi olduğu düşünülürse, gerçekten tebirik etmek gerekli. Diğer karakterlerden ufak uzaylıya bayıldım. Çocuk uzaylı bile olsa çocuk olduğunu o kadar tatlı göstermişler ki, insan tipine rağmen sempati duymadan edemiyor.


Gerçekten kendimize benzemeyenleri nasıl da dışladığımız ve onların zor durumundan yararlandığımızı, nasıl eşit davranmadığımızı çok net bir şekilde gösteriyor District 9, sonunda ise izleyiciye bırakıyor neler olduğunu hikayenin devamında ama herkesin ne istediğini tahmin etmek zor değil. Güzel bir eleştiri filmi olduğu kesin, özellikle normalde toplumdan dışlandıkları zamanlar ile ilgili bir sürü film de çekilmiş olan zencilerin davranışları aslında toplumun genel psikolojisi ile ilgili güzel bir ipucu veriyor.


Yine de ben Top 250'ye koyar mıydım bu filmi, çelişkilerdeyim. İzleyin tabii mutlaka ama inanılmaz etkilendiğimi de söyleyemeyeceğim. Bir şeyler eksikti, ne olduğunu bulamıyorum.


Helin'in Puanı: 7.4
IMDb Puanı: 8.1


Pazartesi, Mayıs 07, 2012

Film Günlüğü: The Help


The Help (2011)
Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular:  Emma StoneViola DavisOctavia SpencerBryce Dallas Howard, Jessica Chastain

Geçtiğimiz yılın filmleri arasında en keyifle izlediğim ve önerdiğim film oldu The Help. Belki beklentisizce izlemem, belki güçlü kadın karakterlerin hikayeyi bu kadar zengin hale getirişi, belki hikayenin etkisi, belki hem şaşırtan hem de sinir bozan detaylar, nedeninden emin değilim. Geçenlerde anneme izleteceğim diye açınca, kalkamadım başından ve tekrar izledim, yazmam gerekliymiş anladım.

Hikayemiz Mississippi'de küçük bir kasabada yaşayan ama büyük bir yazar olmak isteyen kızımız Skeeter'ın zenci hizmetlilerin hikayesini dinleme çabası ile başlıyor. Bu hikayeyi yazmaya çalışırken ise hizmetçilerin dünyasını, büyüttükleri çocukları ve annelerini, onların dünyasını görebiliyoruz.

Filmin en harika olan kısmı, hikayeyi sürekli Skeeter'ın çevresinde tutmaması ve muhteşem yan karakterlerin (ki aslında baktığınızda ana karakter olabilecek güçteler filmde) filmi bir üst seviyeye taşıyor olması. Aldığı En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar ödülünü bence sonuna kadar hak eden Octavia Spencer, filmin şüphesiz yıldızı. Sırf toplumda saygı kazamayı başarmış birinin onu sevmemesi yüzünden manasızca dışlanan Celia Foote karakterine de bayıldım, hikayeyi filmdeki diğer beyaz kadınların tüm manasız hareketlerini anlayamayan başka bir beyazın gözünden vermesi açısından güzel olmuş.The Village'dan hatırlayabileceğiniz ve yakın zamanda 50/50'de de oynayan Bryce Dallas Howard'a anlayışsız, kendini beğenmiş rolü gayet yakışmış. Katı ve anlayışsız dünyasının sarsılmasını ve sonrasında yaşadığı buhranı iyi vermiş bence ve filmde adı geçmesi gereken oyunculardan biri.

Emma Stone'un dadısı olan Constantine hikayesi, toplum baskısı ve yönünün nelere sebep olduğunu göstermesi açısından en etkilisi sanırım aynı zamanda filmin en dokunaklı hikayesi. Filmdeki başka bir detay ise, toplumun ne düşündüğünü sürekli düşünen kadınların bir türlü kendi kızlarını düşünemiyor oluşu. Tamamen dadılara bıraktıkları çocukların sevildiğini hissetmemesi, onları oldukları gibi seven dadılarını anne gibi görmeleri, annesi tarafından sevilmeyen bir çocuğun hisleri çok güzel bezemiş hikayeyi.

Güldürüyor, ağlatıyor, düşündürüyor. Bence üçünü birden iyi yapabilen filmlerin hakkını vermek gerekli bu nedenle kaçırılmamalı. Hem keyifle vakit geçireceğiniz kadar hafif hem de sonrasında etkisini bir süre üzerinde hissedeceğiniz kadar ağır bir film. Buyrun fragman ile başbaşa bırakıyorum sizleri;


Perşembe, Mart 24, 2011

Film Günlüğü: Temple Grandin

Temple Grandin (2010)
Yönetmen: Mick Jackson
Oyuncular:  Claire Danes, Julia Ormond, David Strathairn


Bu filmi ilk olarak Emmy Ödülleri sayesinde duydum, gördüm. Aslında bir televizyon filmi olduğu için, duymamış olmamız da doğaldı. Ancak ödül töreninin en duygusal sahnelerini yaşatarak, ilgimi çektiler. İzlenecekler listeme en üst sıralardan yerleştirdim.


E, neden bu kadar bekledin derseniz, aslında beklemedim :) Emmy ödüllerinin hemen arkasından izledim, sabırsızlıktan çatlamadan. Yazmadım sadece ama bu akşam Cnbc-e'de tekrar yayını üzerine, hata ettiğimi, bu film ile ilgili mutlaka bir şeyler karalamak istediğimi fark ettim.


Gelelim filmimize... Gerçek bir karakter olan Temple Grandin'i anlatan bu filmi bu kadar ilgi çekici yapan şey, Temple'ın bir otistik olması, değil. Temple'ın hem bir otistik hem de şu anda bir profesör olması! Temple'ın ufak ufak sosyal problemlerini aşıp, gerçekten iletişim kurabilen ve kendine güvenen bir birey haline gelişini, cesaretini, korkularını izlerken hayran kaldım. Esas hayranlık veren ise aslında Claire Danes'in muhteşem oyunculuğuydu. Otistiklerin sese ve renklere olan aşırı duyarlılığı öyle güzel ortaya konmuştu ki bazı sahnelerde, ben korkularını hissettim kendimde. Tüm o savaşımını Claire Danes'in gözlerinde okuyabilmek, muhteşemdi.


Filmin gidişatında aşırı sürükleyicilik yok, ancak sıkıcı da değil. Yavaş yavaş etkiliyor, yavaş yavaş giriyorsunuz Temple'ın dünyasına, bir anda dalmak yerine. Filmin elinde öyle güzel bir konu var ki, harcansa gerçekten kötü olurmuş. Bu nedenle aslında en büyük krediyi oyunculara veriyorum öncelikle, hakkını verdikleri için. Yönetmen de onun duygularını çok güzel bir şekilde yakalamış film boyunca, ancak esas başyapıt olan kısmı, son sahnesi. Aslında bize bile normal gelmeye başlayan bu başarının ne muhteşem olduğu ile tüylerim diken diken oldu, hemen gözlerim doldu (yine).


Anlaşıldığı gibi aslında en büyük hayranlığım Temple Grandin'e oldu, sonrasında filme. Birlikte izlediğim arkadaşımın dediği gibi, hem annesi hem de geri kalan hayatında kritik noktalardaki insanlarda çok şanslı olmasının etkisi olsa da, cesareti ile insana ilham verebilecek bir hikaye. 


İzleyin! ve kesinlikle izlettirin :) 
Film bittiğinde kendimi gülümseyerek şu cümleyi sayıklıyor buldum, "Different, but not less!"
Eminim siz de aynı hisse kapılacaksınız.


İmdb Puanı: 8.4
Helin'in puanı: 8.7

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Film Günlüğü: Inception

Inception (2010)
#1087
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprioJoseph Gordon-LevittEllen PageKen WatanabeMarion Cotillard


Bu filmi anlatmaya nasıl başlayacağımı bilemiyorum açıkçası. Ve nasıl bitirmeyi başaracağımı da.


Filmin yönetmeninin Christopher Nolan olması heyecanlandırmaya yetmişti. Bunun üzerine yaz yaz bitmeyen sağlam oyuncu kadrosuysa filmin tadını tamamlayan baharat çeşnisi olmuş açıkçası. 


Leonardo Di Caprio'ya söyleyecek lafım tükenmiş durumda çünkü beni her filmde biraz daha inandırıyor oyunculuğuna. Bundan sonra ilk izleyeceğim film sinemada gidemediğim Shutter Island olacak. Bu filmde herkes muhteşem olsa da benim ilgimi çeken Juno'da bayıldığım Ellen Page'in varlığı ve kesinlikle favori bayan oyuncum olma yolunda ilerleyen Marion Cotillard oldu. Jeux d'Enfants filminden beri yakın takibindeyim ve her defasında beni hayran bırakıyor. 


Filmden çıktığımda beklediğim yumruk etkisini yaşamadım, daha çok beni düşünceler alemine sürükledi diyebilirim. Tam olarak oldukça küçükken izlememe rağmen hayran kalmış olduğum Memento ve çok geç izleme hatası yaptığım The Dark Knight'taki gibi (Prestige'i halen izlemediğimi de burada itiraf ediyorum). Gerçek ve düş arasındaki sınırı uyandığı ilk anlarda genellikle çizemeyen ve çok fazla rüya gören biri olduğum için, sorgulanacak çok şey geçmiş oldu film sonrasında elime. 


Rüyalarımı manipule edip, uyanıp tekrar uyumak suretiyle onları değiştirmeye çalışırım çoğu zaman. Fakat buna rağmen çoğu rüyamın beğenmediğim ilk sonu daha çok yer eder bende, değiştirdiğim yeni versiyonundan ziyade. Bu nedenle rüyalarımızın sadece bilinçaltı yansıması mı olduğu yoksa bizim de rüyalardan etkilenip etkilenmediğimiz düşünceleri aklımı kurcalıyor. Kanımca "Başlangıç"ın gerçek olma şansı var. Rüyalarımızdan etkilenip, hayatımızda değişiklikler yapıyor olabiliriz. Fakat o kadar yumurta-tavuk problemi ki bu durum, ne kadar düşünsem, kesin bir şey söyleyemiyorum. Rüyalar, kaçışımız, korkumuz, rahatladığımız ve kendimizle karşılaştığımız yerler. Biraz daha fazla hatırlayıp, biraz daha içlerine girebilmek isterdim bu sınırı olmayan dünyaların. Bu kadar rüyaların ruhunu anlayan, oraya sakladığımız aşklarımızı, nefretlerimizi, hislerimizi bunca aksiyona rağmen hiç ıskalamadan derin derin anlatabilen bir film olması sayesinde, eksik bulamıyorum. Sadece rüyalara ve Christopher Nolan'ın anlatım gücüne biraz daha hayran oluyorum.


Sonu ise, tam bir şaheserdi. Ben ne kadar optimist olsam da, çelişkilerle boğuştum kapanıştaki depresif müzik nedeniyle. Saatlerce yorum yapılabilecek nitelikte, sadece ne hissettiğinizle sizi memnun edecek çözümü bulabileceğinize inanıyorum. Benim sonum mu? Bana kalsın :)


Aksiyon sahneleri zaten aklımı başımdan aldı, buna rağmen bu kadar dolu, bu kadar derin bir film... Öncelikle uzun süredir takip ettiğim için inanılmaz büyük bir beklentiyle gittim filme. Vizyona girdikten 2 hafta sonra gittiğim için de beklentim ve sabırsızlığım artmıştı. Buna rağmen beklentilerimin üzerindeydi film. Hayran kaldım, ve puan kıracak bahane bulamadım, aramak da istemedim.


Ne yazdım ama! Daha da yazasım var ama! Neyse :)


Helin'in puanı: 9.8
IMDB Puanı: 9.0

Perşembe, Haziran 24, 2010

Film Günlüğü: One Flew Over the Cuckoo's Nest



One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975)
#591
Yönetmen: Milos Forman
Oyuncular: Jack NicholsonLouise FletcherDanny DeVitoChristopher Lloyd


Filmin tagline'ı her şeyi anlatıyor aslında: "If he's crazy, what does that make you?"


Bu film bittiğinde aklımdan geçen, ve takılı kalan kelime: stunning


Başka bir şekilde anlatmam mümkün olmaz sanırım. Deli olmadığına inanarak izlediğim R.P. McMurphy, sadece hapishaneden yırtmak için orada gibi görünse de, diğerlerinin dış dünyaya karşı olan cesaretsizliğini keşfettikçe, onlara enerji veriyor. Ama bence, tüm o şok edici finale sebep olan uyuyakalış, orada, delilerin arasında kendisini mutlu, huzurlu ve serbest hissettiğini gösteriyor. 


Her bir hastanın karakteri, birbirleriyle etkileşimi süper işlenmiş. Biraz sakin, biraz deli dolu izledikten sonra filmi, acı içinde, özgürlük içinde bırakıyor insanı, gerçek deliliği sorgulamak için. 


Acaba bunca kural koyarak hayatımıza, her şeyi, herkesi aynı kalıba sokmaya çalışan biz "deli olmayanlar" mı deliyiz aslında acaba da, içinden geldiği gibi davranan, hayal dünyasında yaşayanlar mı dışarıda olması gerekenler? Böyle sorularla, ekrana bakakalıp tamamladım filmi, bir şey çöktü içime, bir yanım hafifledi, o son, muhteşem kaçış sahnesini izlerken. 


Sonuç: Bu kadar geç izlemekle büyük hata etmişim, tam bir efsane! Portfolio ahalisinden izlemeyenler öne çekmeliler bu filmi. Ama halen Shawshank Redemption favorim..


Bu nedenle:


IMDB Puanı: 8.9
Helin'in puanı: 9


İzleyenler için son not: Afiş muhteşem değil mi sizce de?

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Film Günlüğü: The Departed

22 Haziran


The Departed (2006)
#1049
Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Jack Nicholson, Leonardo Di Caprio, Matt Damon


Bu film de her zamanki üşengeçliğimin kurbanı listede bekliyordu sırasını. Aksiyon alma vakti gelince, ilk ona verdim bu şansı.


Leonardo Di Caprio'nun toyluk dönemini nasıl atlatıp gerçek bir oyuncu olduğunu Blood Diamond filminde görmüş, hayran kalmıştım. Martin Scorsese gibi usta bir yönetmenin onda bu kadar ısrarcı olmasından da anlamak gerekli. Jack Nicholson, tüm hayranlığıma rağmen Frank Costello rolüyle beni bir kez daha şaşırtmayı başarıyor, iyi oyunculuğuna. Bir defa daha tam bir deli olduğunu düşünüp, tekrar bayılıyorum bu adama. Matt Damon'a karşı ise garip bir sevememe durumu yaşıyorum. Çok iyi bir oyuncu, rolleri üzerine inanılmaz yakıştırıyor, o tedirgin haller, bazı durumlarda kendisini düşünerek başkalarını sattığı anları karaktere yedirişi. Anthony Minghella'nın The Talented Mr.Ripley'inden beri çok güzel kotardığını gördüm hep bu rolleri. Ama nedense, bir şeyler eksik, bulamıyorum. Hep filmin renksiz görünen ama aslında her şey başının altından çıkan silik karakterlerine ısınamıyorum. Belki de tüm amaçladığı da budur aslında.


Film uzun, sıkıcı bir uzunluk değil ama filmi izlerken o kadar çok olay olmuş, zaman geçmişti ki, daha filmin yarısında olduğumu gördüm. Sonunda biri diğerini yenecek gözüyle bakarak izlediğim için, haksızlık etmiştim filme. Şaşkın, dumur olmuş ama filmden inanılmaz keyif almış bir şekilde kalakaldım ekran karşısında. Hak verdim aldığı ödüllere. Mark Wahlberg'in karakteri tüm resmi tamamlıyor, kitabı kapatıyor sanırım.


Martin Scorsese bu film ile Best Achivement in Directing Oscar'ını almıştı, helal olsun.
Bir wouw! filmi olamadı benim için ama, sevdim, oyunculuklar, yönetmenlik başarısı ile gerçekten yer etti bende.


IMDB Puanı: 8.5 (Top 250: #51)
Helin Puanı: 9

Bir de bunlar var;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...